Anasayfa / Pazarlama ve Satış / Bir kentin ambalajı olur mu?

Bir kentin ambalajı olur mu?




İstanbul yeni yapılaşma ve kentsel dönüşümün öznesi haline gelmiş durumda. Acaba bugünkü İstanbul, eskinin İstanbul’u olabilecek mi? 50 yıl sonra İstanbul nasıl tanımlanacak?

istanbul

Bir kentin ambalajı olur mu?

MİMAR değilim ve mimariden pek anlamam. Yine de bir kentin siluetini estetik yönden değerlendirebilecek bakış açısına sahibim. İzninizle peşin bir soruyla başlayalım bu haftaya. Sorunun içinde bir kentin estetik ruhunun ve nihayet bir kente ait dokunun nasıl algılandığı gizli. Tabii biraz da marketing gözlüğüyle kısa bir değerlendirme…

New York, Paris ve İstanbul deyince aklınıza ne geliyor? Böyle bir tanımlamayı düz bakış açısıyla yapacak olursanız vereceğiniz yanıtları şimdiden tahmin edebiliyorum: New York yüksek dikdörtgenler, zevksiz prizmalar ve ruhsuz dev yapıların kenti. Modernizm dalgasınının materyalistik algısıyla şekillenmiş köşeli, duygudan uzak bir kent. Ne ışığın oynaşması var ne de gölgelerin gizemli dili.

Paris ise daha değişik. Bir tarafta zarif dekoratif süslemeler, klasizmi reddeden anlayışın merkeze yayılmış kıvrımlı hatları.

Eski metro girişlerine yansımış ‘Art Nouveau’ anlatımıyla şekillenmiş binalar. Ve Paris’in dışında gelişmiş modern mimarinin köşeli ama oldukça zarif örnekleri… Kimi zaman şaşırtıcı paradoksların yansımaları da yok değil bu kentte: Italyan mimarlar Richard Rogers ve Renzo Piano İkilisinin Amerikalı Andy Warhol özentisiyle kentin tam ortasına inşa ettiği zaman ötesi Georges Pompidou Kültür Merkezi… Ne olursa olsun Paris’i Paris yapan şey, şehir planlamacısı vali Haussmann döneminin yeni barok üslubu sinmiş binaları ve abartıya kaçmayan çevrenin modern semtleridir.

KALABALIKLARIN KENTİ OLMAK

Peki ya İstanbul? Yeni ile eski burada pek fark etmiyor. Öyle ki markalı projelerin ultra modern görüntüleriyle yarışan varoş stili beton kondular ve onların yanında yükselen yeni nesil zevksiz prizmalar… İstanbul’a yakışan çok hoş konut projeleri de var ama sayıları çok az. Bunların bir bölümünde ufuktaki ferah İstanbul’un imzası var. Pazarlama açısından çok ince bir ayrıntı bu.

Üslup ve zevkler acayip değişken. Oysa gecekondu katliamıyla bozulmuş dokusu bir tarafa, zarif minareleri ve Ayasofya’dan devraldığı kubbe mimarisiyle tanınan bir kent İstanbul. (Son dönemin kasaba işi acayip yüksek beton minareleri ile beton kubbeleri kastetmiyorum.)

Sorumun devamı ise asıl can alıcı olan bölüm. Elli yıl sonra New York, Paris ve de İstanbul’u dünya nasıl tanımlayacak? İşte mesele burada!.. New York ve Paris geleneksel tanımlamada pek değişmeyecek ama İstanbul dediğimizde Çin ve Hindistan’ın ‘free zone’ yamalarıyla büyümüş sentetik kentleri akla gelecek. Ne üslup birliği kalacak ne de yedi tepe siluetiyle öne çıkan o zarif görüntüler.

Daha da önemlisi yeni yerleşim yerlerinin hepsi İngilizce ya da uydurukça isimlerin etkisine girecek. Dokusunda ‘köy’ vurgusu taşıyan semtler bile hafifçe aşağılanarak telaffuz edilecek. Kadıköy, Çengelköy, Vaniköy, Yeniköy, Bakırköy, Yeşilköy gibi isimlerin yerine Amerikancı edayla söylenen İngilizce orijinli yeni semt isimleri ortaya çıkacak. Bu isimler Amerikanvari bir öykünmeyle modern gettolar haline gelecek.

Evet, belki devir hızla değişiyor, İstanbul yeni nesil yapılaşma ve kentsel dönüşümün öznesi bir kent haline geliyor. Fakat böyle bir İstanbul bundan böyle asla gerçek İstanbul olamayacak.



Gelelim asıl vurgulamak istediğim konuya. Amacım eskiyi taklit değil. Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı. Fakat mimaride yepyeni bir kent için ‘İstanbul kokan’ bir üslup yaratmak her zaman mümkün.

KENTİN AMBALAJI OLUR MU?

Bu süreci bir dev bir ürünün ambalajlama stratejisine benzetiyorum. Pazarlama psikolojisinde ambalaj, tüketici algısını yönlendiren en önemli olgudur malum.

Aslında ambalajın en, boy ve derinlikten ibaret morfolojisi kısaca ‘etiket’ adı verilen marka ya da logonun bulunduğu bölümle anlam kazanır. Tüketici ilk göz temasını doğrudan burayla sağlar. Çoğu tasarımcı etiketi ambalajın can alıcı noktası olarak görür. Buradaki renk uyumu, grafik anlatım ve üslup, ürünün niteliği hakkında tüketiciye bilgi verir. Estetik yargıların odak noktasında yalnızca ambalajın dizaynı bulunmaz, etiketin yüzeyi de dikkate alınır. Dahası etiket tüketicide birtakım çağrışımlar yaratarak ürünün içeriği ve kalitesiyle ilgili enformasyon sağlar.

Dolaysıyla İstanbul’un inşasında yalnız ambalaj değil, İstanbul’un yarınlarını estetik görüşle anlatan bir de etiketin bulunması lazım. Bu etiket İstanbul’un hem içeriden hem dışarıdan görünüşüdür.

Bugün İstanbul mimarisine pazarlama telaşıyla sürekli AVM ve gökdelen etiketi yapıştırılıyor.

AVM’lerin merkez teşkil ettiği yeni gettolar oluşuyor. Oysa yeşile ağırlık veren, patenti İstanbul’a özgülenmiş çok daha değişik çevreci modellere ihtiyaç var.

Bunun modern bir görüşle nasıl şekillendirileceği elbette bizim işimiz değil. Buna geçmişi aynen taklit gibi gerekçelerle belediyeler de karar veremez. Kent estetiğiyle ilgili otoritelerin konut yapımcılarıyla bir araya gelip yönlendirebileceği hassas bir konu bu.

Kısacası, modernize edilmiş ama mutlaka ‘İstanbul etiketi’ taşıyan ortak bir üslup için mimarlara ve girişimcilere büyük iş düşüyor. Hemen şimdi bir düşünelim 22. yüzyılın İstanbul’u nasıl olacak? Üslup birliğiyle sürdürülebilir farklılıkların kenti İstanbul mu? Yoksa her türden ‘bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler’ türü estetikten yoksun bir Ortadoğu kenti mi?

işte tüm mesele burada!..

■ Her kentin bir ruhu vardır. Karmaşa ve üslup farklılıkları estetik ruhun değil ruhsuzluğun işaretidir. Kıvrımların zarafetiyle, prizmatik basitlikler bir arada olamaz. Klasikleşmiş mabetler bile mimaride dünü değil, yarını anlatır.

■ Önemli olan geçmişi değil, geleceği yaratmaktır. Örneğin Montmartre’daki Sacre-C’ur Bazilikası 1914 yılında tamamlanmasına rağmen üslubu garip bir şekilde doğunun mistik zarafetini taşırken bir o kadar da modernist çizgilere sahiptir ve bugün Paris’in en önemli simgelerinden biridir.

■ Son zamanlarda İstanbul’da ana yapının hacmiyle uyumlu kısa minarelerin yanına bir de beton mamulatı üç şerefeli çok yüksek minareler ilave ediliyor, [aynı akım kısmen Anadolu’da da var) Bu nasıl bir estetik anlayıştır? Zarafet örneği geleneksel İslam mimarisinde böyle bir garabet var mı? Binanın kitlesiyle uyumlu bir minare ile upuzun beton minare yan yana olur mu?

Ortaya konmak istenen şey ruhsuz gökdelen kalabalığıyla yükseklik yarışına girmek olmamalı.

■ İstanbul, selâtin camilerinin yarattığı zarif minarelerin kenti olarak anılacaksa kentin yatay gelişmesi gerekir.

Yeni binalar kent siluetini yok etmeye başladığında İstanbul ruhsuz New York’a benzemeye başlar. Üstelik Çin ve Hindistan’ın o kaotik garabetini taşıyarakl En büyük darbe ise dünyanın hayran olduğu bir kentin turizmine vurulmuş olacaktır.

Nur Demirok / Para





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir