Anasayfa / Ekonomi-Finans / Büyüme için tasarruf mu, harcama mı?

Büyüme için tasarruf mu, harcama mı?




PROF. DR. NEVZAT SAYGILIOĞLU

Büyüme için tasarruf mu, harcama mı?

Borçlanma ve ithalat odaklı büyümeyi sürdürmek mümkün değil. Üretim ve gelire göre tüketim şart. Bunun yolu ihracattan geçiyor. İhracatı da palyatif yöntemlerle, söylemlerle artıramayız. Makas değiştirmek zorundayız…

ÖNCE şu soruyu soralım: Ne pahasına olursa olsun büyüme şart mıdır? 1994’te devlet krizini, 2000-2001’de bankacılık krizini,

2009’da da özel sektör krizini yaşayan Türkiye ekonomisinde son yılların gelişmeleri olumlu seyrediyor. Daha doğrusu ekonomik gelişmeler dış ve iç çevrelerde olumlu karşılanıyor. Özellikle de dünyanın gelişmiş bloklarında yaşanan ciddi ekonomik sorunlar karşısında Türkiye’nin büyümesini kesintisiz olarak sürdürmesi takdir ediliyor.

Aslında 2002 sonunda iktidara gelen hükümetin IMF destekli “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı sürdürmesi, önemli yol kazaları yapmaması önemliydi. Dolayısıyla 2008 sonuna kadar elde edilen sürekli başarı dikkat çekici oldu.

Şimdi de küresel finansal kriz sonrasında yaşanan gelişmeler gündemde. Dünyada yaşanan ekonomik daralmanın veya resesyonun Türkiye’de genişlemeye veya büyümeye dönüşmesi çok önemli. Açıkçası dünya küçülürken Türkiye’nin büyümesi anlamlı.

Bu olumlu gelişme 2012 yılı için de söz konusu. 6 ay kadar öncesini hatırlayalım. Türkiye ekonomisinin yüzde 4 büyüme hedefi iyimser bulunuyordu. Dolayısıyla Türkiye için beklentiler daha olumsuzdu. Hatta IMF gibi kuruluşlar büyümeyi sıfıra kadar revize ediyordu. Oysa 2012 yılına girdiğimizden beri gelişmeler hiç karamsar değil. Aksine artık tüm çevreler yüzde 4’ün üzerinde büyüme hedefini benimsemiş durumda.

Sözün özü şu: büyümeye devam! Peki nasıl bir büyüme?

Büyüyoruz ama nasıl? Büyümemizin kaynağı ne?..

SAADET ZİNCİRİ

Her kesimin ve sokaktaki insanın bile gördüğü ve kabul ettiği gibi temelde tüketime davalı büyüyoruz. Bu biraz iç kaynaklı tüketime, biraz da dışarıdan kaynaklı tüketime yani ithalata dayanıyor. Yani ürettiğimizden daha çok tüketiyoruz. Mal üretmek yerine hizmet üretmeye yöneliyoruz.

Tüketim ne yapıyor? Üretimi kamçılıyor, istihdam yaratıyor, böylece büyümeye katkı yapıyor. Peki tüketim için ne gerekiyor?



Elbette kaynak gerekiyor. Kaynağımız ne? Hepimizin de bildiği gibi iç ve dış borç.

Türkiye’nin içinde bankalar iç tüketimi körüklüyor; döviz kurları ve bol likidite ise dışarıdan tüketimi yani ithalatı tahrik ediyor.

Bankalar çarşıda, pazarda, AVM’lerde kapı kapı dolaşarak kredi kartı pazarlıyor. Kredi kartlarının faydaları(l) reklamlarla herkese anlatılıyor. Herkesin ve aile bireylerinin her birinin cebine kredi kartı konuluyor. Haydi herkes alışverişe… Öte yandan sıcak para yoluyla gelen dövizler, yurtdışından yapılan ucuz ve bol borçlanmalarla de ithalat finanse ediliyor. Böylece herkesi şimdilik mutlu eden bir saadet zinciri oluşmuş oluyor.

GİDİŞAT SAĞLIKSIZ!

İyi güzel de bu büyüme nasıl bir büyüme? Sağlıklı mı? Yoksa dengesiz veya hormonal bir büyüme mi? Sonu nereye varacak?

Açıkça bu sorular herkesin kafasını karıştırıyor. Ayağı yere basanlar, mucizelere inanmayanlar, gerçekçi olanlar açısından bu gidişat rahatsızlık yaratıyor. Bu rahatsızlığı duyanlar arasında bankacılar, ekonomistler, iş dünyası ve özellikle de siyasetçiler var.

Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, bu sorunun altını sürekli ve ısrarlı bir şekilde çiziyor. Türkiye’nin sağlıklı büyümesi için genel tasarruf oranını artırması gerektiğini söylüyor. Yüzde 12 dolayındaki tasarruf oranıyla sağlıklı büyümenin sağlanamayacağına vurgu yapıyor. Türkiye’nin bu tüketim düzeyini sürdürebilmesi için tasarruf oranının en az yüzde 20’lerin üzerinde (yüzde 24) olması gerektiğini belirtiyor. Hatta bu yüzden 2012 yılındaki büyümenin daralmasını olumlu görüyor. Sisli puslu hava koşullarında gazı kesmek gerektiğine işaret yapıyor.

iş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali de konunun önemini bir başka ifadeyle ortaya koyuyor. Çok veciz ve anlamlı bir ifade kullanıyor: “Borçla gelen refah sizin değildir. Özüne bakacak olursak konu aslında borçla edinilmiş olan refahla vedalaşmak istenmemesidir. Belirli bir refah düzeyini borçla temin etmişseniz ve borcunuzu ödeyemiyorsanız o refah size ait değildir. Dolayısıyla size ait olmayan aktiflerle, varlıklarla, refahla vedalaşmak zorundasınız. Yapılamayan veya yapılmak istenmeyen budur.”

Türkiye’nin en büyük yerli bankasının en yetkili ağzının bu sözlerine kulak asmak gerek. Çok geniş bankacılık ürünleriyle her tarafa en iyi şekilde uzanıp keyifle kredi kartı dağıtmak ve borç vermek yerine; kendilerine olumsuz rekabet koşulları oluşturma pahasına bu sözlerin sarf edilmesi çok önemli. Burada çok önemli mesajlar var. Bu mesajı, özellikle ekonomik karar mekanizmalarının iyi okuması gerekiyor.






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir