Anasayfa / Makaleler / Çalışmak Mutluluktur

Çalışmak Mutluluktur




Çalışmak Mutluluktur

Zülfü Dicleli

 
İnsanlar çalışmayı her zaman sevmiştir ve 21. yüzyılın ekonomik ve sosyal yapıları bu sevgiye en tam ve gelişkin ifadesini kazandırabilir. Çalışma olgunluk çağına adım atmaktadır.

Çalışma ne bir zorunluluk ne bir dayatmadır, bir ihtiyaçtır ve iyi çalışma insana zevk verir. İyi çalışma adil toplumun temel bir öğesidir.

Çalışma iyi bir şeydir, yoksa işsizlik kötü olmazdı. Ama yüzlerce yıldır, özellikle batıda tersi ileri sürülmektedir. Çalışma, özellikle el emeği hor görülmekte, zorunlu bir kötülük olarak algılanmaktadır. Hele çalışmaktan tat alma fikrine kesinlikle yer verilmemektedir.

“İşe gitmek” nasıl ortaya çıktı?

Bütün bunlarda sanayileşmenin büyük rolü olmuştur. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde çocuk emeği, aşırı uzun çalışma saatleri, güvencesizlik, kötü çalışma koşulları ve düşük ücretler çok yaygındı. Sanayileşme bunun da ötesinde ev ile işyeri arasındaki bağları da koparmıştı. Daha önce insanlar evlerinde ya da evlerinin çok yakınında çalışırlardı. İşe gitmek diye bir kavram yoktu. Fabrikayla birlikte çalışma/yaşama ayrımı ortaya çıktı. Çalışma: aile hayatından, din ve ibadetten, dostluktan, estetik ve manevi yaşantıdan koptu.

Zamanla çalışma koşulları iyileşmekle birlikte, 20. yüzyılda Taylorcu “bilimsel yönetim” işçiyi makinenin bir parçası haline getirdi; çalışma insandan, insani olandan bütünüyle koptu, anlamsızlaştı. Bunun bir sonucu da insanların tatmini üretimden çok tüketimde aramaya yönelmesi oldu (tüketimcilik). Çalışma saatleri azaldı, ama çalışanlar otomasyona döndü; ücretler arttı, ama sonuçta alışveriş canlandı.

Nasıl çalışırsak öyle yaşarız

18. ve 19. yüzyıllarda var kalmak için çalışırken, 21. yüzyılda satın almak/elde etmek için çalışır olduk. Yoksul işçi evde çorba tenceresi kaynasın diye çalışır, broker kendine yeni bir Mercedes almak için. İkisi arasında hiçbir benzerlik yok gibidir, ama ikisi içinde çalışma kendi içinde anlamlı bir faaliyet değil, bir amaca ulaşmak için bir araçtır, ödenmesi gereken bir faturadır. “Yaşamak için çalışıyoruz, çalışmak için yaşamıyoruz” deriz, ama iş saatleri dışında yaptığımız genellikle yaşamak değil, boş boş TV seyretmek ve alışveriş yapmaktır. Çünkü boş zamanlarımızı nasıl geçirdiğimizi belirleyen şey de büyük ölçüde çalışmaktır. Genellikle nasıl çalışırsak öyle yaşarız. İkisini birbirinden ayırmak, koparmak imkansızdır.

Genel kabul şöyledir: İnsanlar çalışmadan geçen zamanlarını çalışma sonrası (paydos sonrası ya da emeklilikteki) zamanı yaşamak için feda ederler. Daha sonra hoşlandıkları bir şeyi yapma fırsatını (yaşama) satın alabilmek için, hoşlanmadıkları bir şeyi (zorunlu çalışma) yaparlar.

Çalışmak, hapis yatmak mıdır?

Bu görüş çalışma süresini azaltma, dinlenme süresini artırma gibi bir hedefi gündeme getirmiştir. Çalışma süresi hapiste geçen bir süre gibi algılanmaktadır. Oysa hem içeriksiz ve yönelimsiz boş zamanın/dinlenme süresinin bir değeri yoktur, hem de yaratıcı çalışma dinlenme süresinden çok daha ödüllendirici ve tatmin edici olabilir. Sorun çalışmayı bu amaca uyarlayabilmektir.

Çalışmak ile kimlik/kişilik arasında kopmaz bir bağ vardır. Bizi ifade eden ve tanımlayan şey çalışmamızdır, emeğimizdir, yaptığımız iştir. İşimiz portremizdir. Kaldı ki coğrafi köken, din, ideoloji, geniş aile gibi kimlik belirleyici şeylerin zayıflamasıyla, çalışmalarımızın bizi belirlemesi, etkilemesi daha da artmaktadır. Çocuklara ilk sorulan soru hala “Büyüyünce ne olacaksın” sorusudur.

Kadınların çalışma hayatına girmesiyle (geri döndürülmez bir süreç) çalışma daha nitelikli hale gelmiştir. “Evin geçimini sağlamak” erkeğin geleneksel çalışma amacı olduğu için, kadın daha çok kendi ayakları üstünde durmak, sosyal dünyayla bağlantı kurmak ve kendini geliştirmek için çalışıyor. İşleri kadınlar için erkekler için olduğundan daha önemlidir. Bütün bunlar erkeklerin çalışmaya yaklaşımını da giderek değiştiriyor.

Çalışma hayata öz katar

Kendilerinin işlerini, çalışmalarına sevmesinin, hoşlanmasının iyi olduğunu, buna karşılık sıkıcı ya da tatsız olduğunu varsaydıkları bir işte çalışanların çalışmaktan zevk almasının imkansız olduğunu düşünmek gibi bir züppelik, aydınlar, akademisyenler ve gazeteciler içinde çok yaygındır. Oysa bir kanalizasyon işçisi de işini sevebilir, çünkü işini iyi yapıyordur. Düşük ücretli ve zor bir işte çalışan birçok kişi işini severken, iyi para kazanan birçok avukatın ya da üst düzey memurun çalışmalarını boş bulması kimseyi şaşırtmamalıdır. Özsaygı çalışmayla yakından iniltilidir; insanlar evlerinde, çevrelerinde olduğu kadar işlerinde de takdir edilmek isterler. İyi çalışan bunu hak eder. Çalışma hayata öz katar.

Şirketlerin rol ve etkisi arttıkça, hangi şirketle çalıştığımız, her gün enerjimizi, zamanımızı ve beynimizi nereye yatıracağımız sorusunun cevabı da giderek daha önemli hale geliyor. Şirketler açısından da kaliteli insanları işe almak ve tutmak yaşamsal hale geliyor.



Çalışma temel ihtiyaçlarımızı karşılamanın ötesinde, duygusal ve entelektüel tatmin, dostluk ve arkadaşlık, kişisel gelişim, takdir vb. gibi değerlere yöneliyor. Kendimiz hakkında kabul görecek bir hesap verebilmek için çalışıyoruz. Emeğimiz kendimize ilişkin öyküdeki başrol oluyor.

Üretim aracının sahibi artık çalışandır

Zorunlu çalışma (insanları ve dünyayı ayakta tutmak için çalışma) ile yaratıcı çalışma (sanatlar ve bilimler) arasında yapılan genel ayırım, zorunlu çalışmanın hiçbir zaman özgür ve tatmin edici olmayacağı varsayımına dayanır. Oysa 21. yüzyılla birlikte bilgi çalışmasının öne çıkmasıyla çalışma özgürleşme haline geliyor. Tersi işleri, bizi köleleştiren, yabancılaştıran işleri ise bırakıp gitme olanaklarımız giderek artıyor. Çünkü üretim aracının (1,3 kg’lık beynin) sahibi işçinin kendisidir.

Çalışma yapmaktır ve insanlar yaparak öğrenir. “Hayat üniversitesinin” müfredatının büyük kısmı çalışma hayatında alınır. O nedenle çalışma aynı zamanda ömür boyu süren büyük bir keşif yolculuğudur. Eylem-öğrenmedir. Çalışma geliştiricidir: “İşleyen demir ışıldar.” Kişisel sermayemizi çalışarak oluştururuz- hem entelektüel hem de sosyal sermayemizi.

Arkadaşlarımızı, dostlarımızı, sevgililerimizi çoğu zaman çalışma hayatında buluruz. Kişisel sosyal şebekemizin büyük bölümü çalışma hayatında tanıştığımız insanlardan oluşur.

Kişisel ve sosyal, ekonomik ve politik yaşam açısından belirleyici öneme sahip olan güven (ve aynı şekilde özgüven), en iyi çalışma hayatındaki karşılıklı ilişkiler içinde oluşur. Çalışma dışı geleneksel bağlara dayalı güvene kıyasla bu çok daha verimli ve en önemlisi denetlenebilir bir güvendir.

İşini sevdiğin insanlarla yap!

Boş zamanlarda, hafta sonlarında, tatillerde daha mutlu olduğumuza ilişkin ön kabule rağmen, birçok olgu çalışırken daha mutlu olduğumuza işaret ediyor. Çünkü mutluluk, başka hiçbir şeyin önemli olmayacağı kadar kendini bir şeye vermektir, bu duyguyu yaşamaktır. Yaptığın işi sevmekten, onun başkaları için önem taşıdığını hissetmekten daha neşe verici bir şey ne olabilir? Bu işi sevdiğin insanlarla birlikte yapmak!

Günümüzde birçoğumuzun işyerindeki fiziksel koşullar evlerimizdekinden daha iyi. Çoğu işyerindeki psikolojik atmosfer de giderek iyileşiyor. İşyerlerinde çalışanlara sunulan hizmetlerin sayısı ve kalitesi artıyor.

Filli çalışma saatleri bütün dünyada artıyor. Üstelik en çok kazananlar çok daha fazla çalışıyorlar. Uzmanların ve yöneticilerin haftalık çalışma saatleri 60-70 saate kadar çıkıyor. Bunu isteyerek yapıyorlar. Dolayısıyla insanlar işyerlerinde en az evlerindeki kadar konfor arıyorlar. Yeni işyerlerinin tasarımında bunlar dikkate alınıyor. Kadınların artan ölçüde çalışma hayatına girmesiyle, onların eve de yaptıkları işlerin birçoğunu şirketler çalışanlarına ek hizmetler olarak sunmaya yöneliyorlar.

Ev işinden kaytarmak isteyen erkek eve geç gelir

Kaldı ki kadın ve erkeklerin çalışmasında bilgi işinin payı artıkça, her ikisi de rutin ev işlerini yapmaya istekli olmuyorlar. Kaldı ki erkeklerin çoğunun uzun süre işyerinde kalması, eve geç gelmesinin bir nedeni de ev işlerinden kaytarma isteğidir. Şimdi erkeklerin bu hilesini kadınlar da keşfediyor. Onlar da daha uzun saatler çalışarak ev işlerinden kurtulmak istiyorlar.

Şirketler bütün bunları kuşkusuz daha iyi ekonomik sonuçlara ulaşmak için yapıyorlar; ama şirketler kar etmek için çalışanlarına kral muamelesi yapmak zorunda kalıyorlarsa (ve bu giderek artacaksa), çalışanlar bundan sadece mutluluk duyar.

Sanayileşmenin çalışma ile yaşama arasına çektiği duvar bilgi toplumuna yönelmekle yıkılıyor, aradaki sınır silikleşiyor. Çalışma ile yaşama her iki yönde iç içe geçiyor. Çalışma saatlerinde birçok özel işimizi yapıyor, boş saatlerimizde de işle ilgili birçok şey yapıyoruz. Hayatımız yeniden bütünselleşiyor.

Çalışmak ağ kurmanın pasaportudur

Sosyal ilişkiler ve bağlar mahallelerde, cemaatlerde, ailelerde zayıflarken, çalışma/iş hayatında güçleniyor. Çalışma hayatımıza çok şey yatırıyor, ondan çok şey bekliyoruz. O yüzden orada uğradığımız bir düş kırıklığı da çok yıkıcı oluyor. Değer verilen hangi ilişkide düş kırıklığı yıkıcı olmaz ki!

İşçilerin meşru hakları olarak hep çalışma saatlerini azaltmak ve ücretleri artırmak savunula gelmiştir. Şimdi çalışmanın gerçekten sevilerek yapılan bir şey olduğunun kabul edilmesinin koşulları genişledikçe, modern işçilerin meşru haklarının da çok farklı şeyler olduğu belirginleşmektedir.

Çalışma bizim kimliğimizi geliştirdiğimiz, ifade ettiğimiz ve öğrendiğimiz yerdir. Dost ve arkadaşlara ulaşmada kullandığımız bir pasaporttur. Çalışmanın, hayatımızın finansal, sosyal, duygusal, fiziksel her boyutunun kalitesindeki önemi artıkça ondan beklentilerimiz de artıyor.  

Zülfü Dicleli





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir