Anasayfa / Kültür Sanat / Gişe memurunun gündüz düşleri

Gişe memurunun gündüz düşleri




Tolga Karaçelik, Altın Portakal’da üç ödül alan ilk uzun metraj filmi ‘Gişe Memuru’nda meselesine sadık kalarak Türkiye’deki her meseleyi anlatma yanlışına düşen ‘ilk filmciler’den ayrılmayı başarıyor. Karakterinin ve temasının Kafka ve Yusuf Atılgan ile olan kardeşliğini daha baştan açıklayan genç yönetmen, referanslarına uygun bir film ortaya koyuyor.

‘Gişe Memuru’, lafı hiç dolandırmadan referanslarını sıralıyor. Kafka’nın ‘Dönü-şümü’nün giriş cümlesini hatırlayalım: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Gişe memuru Kenan da, bunaltıcı düşlerden uyanır. Bir farkla; o yatağında doğrulduğunda biz onu böceğe dönüşmüş şekilde değil, ‘Zebercet’ ile ‘C.’ karışımı bir memur olarak görürüz. Bu da bizi Kafka ile Yusuf Atılgan kardeşliğinden beslenen bir karakterle buluşturuyor. Üstüne bir tutam Salinger, bir nebze de Sait Faik hikâyeciliği… Peki, maya tutmuş mu? Kabartma tozu işe yaramış, kıvamda sorun yok. Ancak kekremsi bir tat geliyor; ilk ısırıkta değil de sonlara doğru, tam yutkunurken.

Altın Portakal’da en iyi ilk film dâhil üç ödül alan ‘Gişe Memuru’, Tavşancık gişelerde görev yapan sessiz sedasız Kenan’ın rutin hayatını anlatıyor. 25 yıl önce annesi öldüğünden beri problemli bir ilişkisi olduğu babasıyla aynı evi paylaşan Kenan’ın ev ile iş arasında geçen hayatındaki değişiklik, günde üç-beş arabanın geçtiği Afar gişesine sürgün edilmesiyle başlar. Dilaltı haplarına bağlı babası, kendisine bakan komşu kızı Nurgül’ü oğlu için düşünse de Kenan, ‘paket’ bir hayatı reddeder. Onun aklı, her gün aynı saatte gişeden geçen ‘isimsiz’ kadındadır. Zamansız düşlerinde, çocukluğunda kıyısından döndüğü bir hayata yelken açan Kenan, geceleri de çocukluğunun en güzel anlarını yaşadığı babasının eski arabasını tamir etmeye çalışır. Ancak Kenan, gerçekle hayal arasındaki sınırı her geçen gün biraz daha kaybeder ve otomatikleşen günlerden birinin sonunda delirmenin eşiğinde bulur kendini.

Kenan, belki bilinçli ve esaslı bir mesele olarak değil, ama tarifsiz bir içgüdüyle (varoluşsal mı desek?) kendini ‘üç kutu’nun (ev, servis arabası, gişe kabini) arasına sıkışmış hayatından alıp uzaklara götürecek bir ‘şey’ arıyor. Bu şey, kimi zaman çocukluğunun o güzel günlerini hatırlatan babasının eski arabasıdır. Fakat geceleri emek verdiği arabayı bir türlü tamir edemez. Bir çalıştırabilse kaçıp gidecek belki de. ‘Aylak Adam’daki C. gibi Kenan da babasıyla problemli. Baba, onun için bir nefes tıkanıklığıdır. Kendisi değil, ama babasının zoruyla çay içmeye gittiği Nurgül, tıpkı C. gibi garsonlara kıl olur. Berberlere konuşmaması için para veren C.’nin aksine Kenan, berber arkadaşı Artun’u ‘dinlemeye’ gider.



Kenan için sevdiği kadın hakkında konuşmak, o meşum ‘Günün nasıl geçti?’ sorusuna cevap vermekten farksızdır: Belli belirsiz bir omuz silkintisi ve sessizlik. Bu konuda Aylak Adam’ın son cümlesi, Kenan’ın hayat şiarıdır: “Sustu, konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu, anlamazlardı.” Kenan da, düşlere vurur kendini.

ZEBERCET’İN ‘AYLAK’ hayalleri

Anayurt Oteli’nde ‘gecikmeli Ankara treni’yle gelip sadece bir gece misafir olan kadın gibi, Kenan’ın hayatını da, gişeden babasının arabasıyla geçen meçhul bir kadın değiştirir. Tıpkı Zebercet’in yaptığı gibi, Kenan da bu meçhul kadının hayalini kurar. Çünkü o, Kenan’ı içinde hapsolduğu ‘kutulara’ daha da bağlayacak olan Nurgül’ün aksine, yeni bir hayatın müjdecisidir. Bir kızı görebilmek için her gün aynı sinemanın (gişenin) önünde bekleyip aynı pastanede (gişede) aynı iskemlede (sandalyede) oturup aynı noktaya bakan Aylak Adam’ın C.’si gibi Kenan da, varlığı meçhul bir kadını bekler. Onun aradığı, gerçek sevgiyi yaşayabileceği yeni bir dünyadır aslında. Önündeki en büyük engel, hayatını ‘köşeleyen’ babasıdır. Filmde geçmiyor; fakat büyük ihtimalle Kenan’a gişe memurluğu işini sağlayan da babası. Zebercet ile C.’den farklı olarak gişe memuru Kenan’ı bir tek sinemada görmeyiz. O açığı da evdeki televizyon ekranında Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ filmi kapatır.

Antalya’da en iyi erkek oyuncu ödülü alan Serkan Ercan, böylesine ‘varoluşsal’ bir memuru çok başarılı bir şekilde canlandırıyor. Zafer Diper ve Nergis Öztürk’ün yanı sıra Sermet Yeşil, Nur Aysan, İskender Bağcılar, Büşra Pekin ve Ruhi Sarı da yan rollerde görevlerini yerine getiriyor. Ancak filmin seyirciyi ‘koparan’ anında karşımıza Nadir Sarıbacak çıkıyor. ‘Hasanlar köyüne nasıl giderim?’ diye başlayıp Kenan’la kısa bir diyaloğa giren Sarıbacak, az ama öz performansıyla sanki filmin tüm enerjisini üstünde topluyor.

Tolga Karaçelik, ilk uzun metraj filminde temasına sadık kalarak Türkiye’deki her meseleyi anlatma yanlışına düşen ‘ilk filmciler’den ayrılmayı başarıyor. Karakterlere yaklaşımı ve diyaloglardaki titizliğiyle kalemi kuvvetli bir senaristin de müjdesini veriyor. Meselesine ihanet ettiği kısım ise kendi söylemi. Karaçelik, gişelerdeki ‘insan’ unsurunun devre dışı bırakılıp OGS’ye, yani otomatiğe geçişi protesto ediyor. Elbette ki herkes söylem ve eylemlerinde özgürdür. Önemli olan bu ikisi arasındaki tutarlılıktır. Filmde, bir insanı makineleştiren sistemin gerçek hayatta ortadan kaldırılması ve oradaki ‘memurların’ başka birimlere kaydırılması, filmin meselesine göre itiraz edilecek bir şey olmamalı. Üstelik, ilk filminde böyle esaslı bir meselenin altından başarıyla kalkan genç yönetmenin, tüm bu varoluşçu dertleri, bir ‘sosyal sorumluluk projesi’ne tahvil etme girişimi de fazlasıyla popülist bir yaklaşım. Başta bahsedilen kekremsi tattan kastettiğimiz de işte bu zorlama ’emekçi’ söylem.





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir