Anasayfa / Makaleler / İftiralara hukukla cevap veririz yumruk sallayana yumruk sallamayız

İftiralara hukukla cevap veririz yumruk sallayana yumruk sallamayız




Fethullah Gülen Hocaefendi, son dönemde ortaya atılan iftiralara cevap verdi. Küresel ölçekte bir karalama kampanyası için harekete geçenlerin olduğuna dikkat çeken Hocaefendi, ithamlara mutlaka karşılık verileceğini söyledi. Ancak bunu yaparken üslubun önemine işaret etti: “İnsafsızca yapılan saldırılar karşısında ancak meşru müdafaaya başvurabiliriz. Yumruk sallayanlara yumruk sallamayız. Yunus Emre gibi, dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz yaşama mecburiyetindeyiz.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, belirli kesimler tarafından gündeme getirilen ithamlara herkul.org sitesinden cevap verdi. Dünyanın dört bir yanında hizmet eden insanlar hakkında kin, nefret ve düşmanlık büyüten tavırlarla her gün yeni bir iftiranın ortaya atıldığını belirten Hocaefendi, bunu küresel ölçekte yapmak için harekete geçenlerin olduğuna işaret etti. “Bir yerde fitne çıkarıyorlar, onu dünyanın dört bir yanına internet ve televizyon vasıtasıyla yayıyorlar.” uyarısında bulundu. İftiralara mutlaka cevap verileceğine işaret eden Gülen Hocaefendi, “İnsafsızca karalamalar, isnad, iftira ve saldırılar karşısında biz ancak meşru müdafaaya başvurabilir; tashih, tavzih ve tekziblerde bulunabilir; şayet kötülükte ısrar edenler olursa, tazminat davaları açarız. Bunlar meşru haklarımızdır.” dedi. Hocaefendi, bunları yaparken kendi üsluplarından asla taviz vermeyeceklerini vurguladı ve ekledi: “Yunus Emre’nin ifadesinde olduğu gibi dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz yaşama mecburiyetindeyiz… Asla onlar gibi saldırganlığa girmeyiz. Yumruk sallamalarına karşı yumruk sallamayız. Onlar ‘Bir tokat da oradakine, okyanus ötesindekine vuralım!’ deseler de biz onlara tokatla mukabelede bulunmayız.”

Birkaç asırdan beri millet olarak kabahatimiz, dünyayı kendi duygu ve düşüncemizden mahrum etmemizdi. Şimdi Allah’ın inayetiyle dünyanın her yerinde belli açılımlar oluyor. Ancak, bu açılımları yaparken Allah’ın lütfunu görmeden kendimizi ifade eder, meseleyi popülizme bağlarsak hizmetlerin bereketi ve tesiri olmaz. Şimdilerde bazıları hizmetlere bir kısım tepkiler veriyorsa, sizin çok iyi, çok güzel gördüğünüzü onlar sorguluyorsa, size sürekli yumruk sallıyorlarsa, okyanusları aşacak şekilde suratınıza şamarlar atıyorlarsa, bunun sebebi yaptığınız şeyleri milimi milimine Allah’a bağlamamanız olabilir.

Bu meselede dengeyi korumak önemlidir. Hizmet adına siz bir boşluğu dolduracaksınız fakat o mevzuda kendinize bir paye vermeyeceksiniz. Baştan sona kadar işi Allah size yaptırsa bile “Benim dahlim yok, Allah yaptırttı” diyeceksiniz. “Nefis cümleden edna, vazife cümleden a’lâ” düşüncesinde olacaksınız. Allah bazen karıncaya filin, gergedanın işini yaptırır; firavunun sarayını bir karıncayla yıkar. Bu konuda bir kusur gösteriyorsak, bu yaşanan olumsuzluklar, onun neticesi olabilir. Herkesi öyle bir eksiklikten mahkûm ederek suizanna girip âleme o nazarla bakmak da saygısızlık olur. Ama sorgulamaya nefsimizden başlamalı ve “ihtimal ki üzerimize gelmelerinin arkasında Allah namına yapılan işlerin çok küçük bir parçasını bile olsa kendimizi ifade etme istikametinde kullanışımız vardır” demeliyiz. Bu bize düşen şeydir.

Biz böyle düşünelim ama bazıları kendi karakterinin gereğini sergiliyorlar. Şiddetli bir şekilde hizmete saldırıyorlar. Eskiden daha az saldırma vardı. Hizmet küçükken çok göze ilişmiyordu. Dolayısıyla çok göz değmiyordu. Çok haset, kıskançlık olmuyordu. Ama şimdi bir yerde bir fitne çıkarıyorlar onu dünyanın dört bir yanına internet, televizyon vasıtasıyla yayıyorlar, neşrediyorlar. Demek ki sizin hizmetiniz büyüdükçe sizi ve sizin o hizmetinizi görmek istemeyenler hazmedemeyenler, çekemeyenler çıkacaktır. Bugüne kadar sadece o meselenin destanını kesenler, hamasi destanlarla teselli olanlar vardı. Milletimizin kültürü, dili, bunun dünyaya taşınması, tanıttırılması, yüce milletimizin bir kere daha devletler muvazenesinde çok önemli, hayati, belirleyici bir muvazene unsuru olması idealinin gerçekleşmesi için sadece nutuk atanlar vardı. Bunlar böyle dediler, böyle ettiler ama bu konuda hiçbir şey yapamadılar. Hep oldukları yerde emeklediler. Düz yolda yollarını şaşırdılar. Sadece belli makamlara gözlerini dikti, o istikamette hareket etti ve dolayısıyla da yaptıkları şeyin altında kaldı ezildiler. Bugün belki biraz onun hicabıyla, yapamadıkları şeyi sizin yapmanızdan rahatsızlık duyuyorlar.

İhlâs ve samimiyette kusur edilmemeli

Biz hizmet ederken kimseyi ayırmıyoruz. Allah’a, Peygamber’e inanan, dini bizim gibi yaşayan insanlar bizim başımıza tahtlarını kursunlar. Onların yeri orasıdır. Fakat bir de meselenin insana saygı ekseninde götürülmesi hususu var ve hedeflerimizden bir tanesi odur. Allah’ı insanlara tanıtma ve sevdirmeden başka gayemiz yoktur. “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin” buyuruyor söz sultanı. Cenab-ı Allah belli ölçüde bunu ihsan etti ve çok yere girildi. Ama tamam oldu mu bu mesele; bütün insanlığa Hz. Âdem’den Efendimiz’e gelinceye kadar oluşan o değerleri ulaştırabildiniz mi? Gerçekten Allah’ın sevdiklerini sevdirebildiniz mi, Allah’ı sevdirebildiniz mi?

Belki ileride Cenab-ı Hak çok daha büyük inkişaflar ihsan edecek. Dünyanın her yerinde gürül gürül bir ses haline geleceksiniz. Sesinizi soluğunuzu dünya çapında bir koro haline getireceksiniz. Milletimizi, okşanan, sevilen, bağra basılan bir millet konumuna yükselteceksiniz. Dünyanın herhangi bir yerinde size bir fiske vurulduğu zaman bütün dünyanın inlemesini sağlayacaksınız. İhlâs ve samimiyette kusur edilmezse bir gün Cenab-ı Hak bunu ihsan edecektir. Allah bu günleri lütfettiği gibi onu da lütfeder. Fakat bu aynı zamanda bir de bir kıskançlık cephesi oluşturur. Bir rekabet cephesi oluşturur. Size en yakın camialarda, topluluklarda bile bu rekabet kendisini hissettirir. Müslümanlığı tam sindirememiş insanlar içerisinde de hasede, çekememezliğe sebebiyet verir. Sizi temel değerleriniz itibarı ile hiçbir zaman kabul etmeyen insanlar içinde de hiss-i taarruzu tetikler. Tecavüz duygusunu, düşmanlık duygusunu kin ve nefret duygusunu harekete geçirir. Şimdi bunlara karşı bir taraftan temkinli ve hazırlıklı olmalıyız. Diğer taraftan da hasetçilerin hasetlerini, kıskançlıklarını baskı altına alacak civanmertlikler sergilemeliyiz.



Çamur atılmasına meydan vermemeliyiz

Fakat benim arz edeceğim şey ondan da öte. Geçenlerde bir arkadaşımız “Birileri her vesileyle okyanus ötesine yumruk sallıyor. Bizim de ona mutlaka bir şey dememiz gerekiyor” dedi. Biraz da öfkeli söyledi bu meseleyi. İşte meselenin önemli yanlarından birisi de odur. Mesela ben bu camianın binde birini bile tanımıyorum. Benim tanımadığım bu insanlar dünyanın dört bir yanında hizmet ediyorlar. Onların hakkını korumak, leke getirmemek bizim vazifemiz. Bu camiaya karşı şayet çamur atılır, bir leke sürülmeye çalışılırsa bir taraftan biz ona çamur atılmaya meydan vermemeliyiz, bir leke sürülmesine meydan vermemeliyiz. Kendi hatalarımızdan dolayı koca bir camiayı zan altında bırakmamalıyız. Birimizdeki ufak bir çizik bütün cemaate mal edilebilir. Hiçbir zaman bir fert, üzerine çarpı koydurmamalı. Kolu kopsun, kanadı kopsun, başı kopsun, bütün dünyası elinden gitsin fakat bu güzelim hareketin üzerine bir çarpı koydurmasın. Onu yok göstermesin. Buna dikkat etmek bizim vazifemiz.

Ayrıca meşru müdafaa adına tavzihler, tashihler, tekzipler yaparız; ısrar ediyorlarsa taannütte bulunuyorlarsa tazminat davaları da açarız. Meşru hakkımızdır bunlar. Fakat onların yaptığı gibi asla saldırganlığa girmeyiz. Yumruk sallamalarına karşı yumruk sallamayız. Hani diyorlar ya “bir tokat vurun okyanus ötesinden duyulsun” diye. Hakkımız olsa bile, aynı şeyi biz yapmayız onlara.

Eğer o yola girerseniz bir fasit daire içine girmiş olursunuz. Siz bir laf edersiniz, onlar bir laf eder. Tearuzlar ve tesakutlar ağında bütün değerler yıkılır gider, gümbür gümbür. O halde ne yapacaksınız? Yunus’un ifadesiyle “dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz” yaşayacaksınız. Biz meseleyi insanlık eksenli götürüyoruz. Kalbimizde, vicdanımızda Allah’a en yakın olanlara karşı en yakın olmak hakkımızdır. Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) başına taç yapanlara derin bir alaka duyarız; hakkımızdır bu. Fakat diğerleri de bir insan için duyulacak böyle bir alakadan da mahrum edilmemelidir. Sizin hizmet ekseniniz budur. Bunun için, saldıranlara cevap vermemek lazımdır. Meşru müdafaa hakkı adına yapılabilecek şeyler nelerse onlar yapılır, yapılmalıdır. Ama biri bir şey dedi diye illa laf yetiştirme, o diyalektik yaptı diye hemen diyalektik yapmaya kalkma bunlar hakiki mümine yakışan şeyler değildir.

Her fırsatta saldıranlara acıyarak bakıyorum

Burada herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Yumruk sallayanlar kafa insanı değil, beyin insanı değil. Onlar yumruk insanı. Onlar kalp insanı, ruh insanı değil. Onlar insani değerlerini baskı altına almışlar, mahkûm etmişler. Bence böylelerine karşı olsa olsa acıma olur. Bir deli, anomali bir tip karşınıza çıksa, onu ters hareketlerinden dolayı itap mı edersiniz yoksa onun hususi durumunu nazar-ı itibara alarak bağrınıza mı basarsınız? Realiteyi görerek onu olduğu gibi kabul mü edersiniz? Bu açıdan da bence böylelerine acımak ve şefkat etmek lazım.

Ben bu meseleyi âli derecede temsil ettiğimi söyleyemem. Fakat sizin hukukunuz camianın hukuku adına beni de sizin içinizde bir insan görüyorlar. Elimden geldiğince size zarar vermemek için dikkat etmeye çalıştım. Kırk küsur senedir aleyhimde yazı yazan, demedik bir şey bırakmayan bir insanı bila kaydu şart Cenab-ı Allah’a havale etmedim. “Allah’ım kabil-i hidayetse, Allah’ım gönlünü yumuşatacaksan, Allah’ım insafa, izana, istikamete, hakka, hukuka uyaracaksan Sen bilirsin. Yoksa ne yapayım ben de acizim.” diye dua ettim.

Evet, temel felsefemiz budur. Zor gelse bile, zor şeylere maruz kalsak bile hep böyle düşündüm. 1960’tan bu yana her gelen darbede ben bir bakıma silindirlendim. 12 Mart’ta paletlerin altında kaldım. 12 Eylül’de paletlerin altında, 28 Şubat’ta da öyle oldu. Ve ben ülkemin bir avuç toprağına 50 defa canımı feda ederim ama 11 senedir burada hasret çekiyorum. Fakat bana bunu yapan kaba kuvvet temsilcilerine de, onları tahrik edenlere de, medyada onların hissiyatına tercüman olanlara da hiçbir zaman ‘Allah cehenneme koysun, Allah’tan bulsunlar.’ demedim. “Allah’ım sen Erhamürrahiminsin, ne olur Rahmaniyet ve Rahimiyetinle onlara da bir kapı aç, senin engin rahmetini görsünler.”dedim.

Kendi karakterimizin gereğini yaparak…

Evet, birileri size sürekli saldırabilir, nâsezâ nâbecâ sözler sarf edebilir. Biz kendi karakterimizin gereğini yaparak mukabeleyi bil misil kaide-i zalimanesinde bulunmamalıyız. O zulümdür, haksızlıktır. Bizim karakterimize aykırıdır vesselam. Gelecekte kin, nefret, adavet büyüyecek. Sizin kalbinizde de şefkat, refet, muhabbet ve kucaklama hissi daha bir güç kazanacak. Herkese bağrınızı açacak Mevlânâ’nın yaptığı gibi Yunus’un yaptığı gibi. Adam Mevlânâ’ya sövüyor ağzına geldiği gibi: “Hain, alçak… Sen Hıristiyanlara bile bir yönüyle el uzatıyorsun. Var mı senin gibi bu Dini Mübini İslâm’a hıyanet etmiş bir adam?” diye durmadan sayıyor. Mevlânâ Hazretleri, “Bitti mi söylediğin şeyler?” diyor. Ondan sonra kollarını açıyor ve “Hazret, benim kollarım sana da açık.” diyor. Zannediyorum paramparça olduğumuz bu dönemde iftirak ve ihtilafla inlediğimiz, ittifak ve vifaka gelen Tevfik-i İlahî’nin kesildiği bu dönemde ittifaka ve ittihada çok ihtiyacımız var. Tevfik-i İlahi’ye çok ihtiyacımız var, bunun için nelere katlansak değer.

*Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 9.5.2011 tarihinde www.herkul.org sitesinde yayınlanan sohbetinden derlenmiştir.





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir