Anasayfa / Makaleler / “İmamın Ordusu” Ekseninde Yapılan Tartışmalar ve Medya Analizi

“İmamın Ordusu” Ekseninde Yapılan Tartışmalar ve Medya Analizi




24 Mart Perşembe günü gazeteci Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” adlı kitabıyla ilgili Zekeriya Öz’ün talebiyle İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesince “kitap taslağına el koyma” kararı alındı. Kararda elindeki nüshaları polise teslim etmeyenlerin ‘terör örgütüne yardım ve yataklık suçu’ işlemiş olacakları yazıldı. Karar uyarınca polis, kitabı yayımlayacağı belirtilen İthaki Yayınevine baskın yaptı. Kitabın elektronik ortamdaki taslağı alındı, orijinali silindi. Ve daha sonra da Radikal gazetesi muhabiri Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarındaki kitabın nüshasını almak üzere polis, Radikal’e geldi. 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 23 Mart tarihli ‘el koyma’ kararında “İmamın ordusu belgelerinin, henüz basılmadığından kitap niteliğinde olmadığı, şu haliyle ‘örgütsel doküman’ olduğu” yer aldı. Karara göre İstanbul Emniyet Müdürlüğü kitabı inceleyip 49 sayfalık rapor yazdı ve raporda “Kitabın Ergenekon’un talimatlarıyla yazdırıldığı” iddia edildi. Ve deyim yerindeyse kıyamet koptu…

Ertesi gün neredeyse tüm gazeteler bu konuyu manşete çekmiş ve birkaç tanesi hariç tüm gazeteler, eleştiri yağmuruna tutmuşlardı bu ‘uygulamayı’ ve ‘uygulamayı uygulayanları’.

25 Mart günkü gazetelere bakalım…

Taraf gazetesi, “Ergenekon’da Radikal yanlış: Ahmet Şık soruşturmasının ekseni kayıyor. Şık’ın yazdığı kitabın peşine düşen polis dün Radikal’i bastı. Mahkeme kitaba yayın yasağı koydu ve toplatma kararı aldı.” manşetiyle çıktı ve genel yayın yönetmeni Ahmet Altan şunları yazdı “Şık ve sivil itaatsizlik” başlıklı köşe yazısında: “Ergenekon Davasına, başladığından bu yana en büyük zararı veren Ahmet Şık operasyonunu yapan polislerle savcı için, o kitapta bu kadar önemli ne bulunabilir? Bütün davayı toplumun gözünde değersiz kılmayı göze aldıracak ne yazılmış olabilir Şık’ın kitabında? Ne yazılmış olursa olsun bir kitap yasaklanamaz. Hiçbir neden bir kitabın yasaklanmasını açıklayamaz. Bu baskın ve bu yasaklama hiçbir yanından tutmuyor. Benim görebildiğim iki ihtimal kalıyor geriye. Ya Ahmet Şık’ı kuvvetli deliller olmadan tutukladılar ve şimdi o delili bulabilmek için uğraşıyorlar. Ya da o kitapta bu soruşturmayı sürdürenleri korkutan bir şey var. Bu iki ihtimalin hangisi doğru olursa olsu, Ergenekon Soruşturmasına zarar verir. Biz Ergenekon’un yakalanmasını, bu ülkeyi darbe hayaliyle kana bulayanların engellenmesini istiyoruz ama bunun yolunun kitap yasaklamak olmadığını da biliyoruz. Yanlış bir yol bu. Ne Ergenekon davasının sulandırılmasından ve yapılan hatalar nedeniyle bütün davanın değersiz gösterilmesi kurnazlığından yana çıkarız, ne de Ergenekon’u yakalayacağız diyenlerin kitap yasaklatmasından yana çıkarız. Hukuksuzluğun, keyfiliğin, baskının her türüne karşıyız.”

Altan bunları söylerken Taraf yazarları Mehmet Baransu ve Emre Uslu ise hem gazetedeki köşelerinden hem de çıktıkları televizyon programlarından Altan’dan biraz daha farklı şeyler söylüyorlardı. Örneğin 25 Mart günü Emre Uslu, Taraf’taki yazısında şunları söylüyordu: “Savcılık kayıp 100 sayfanın peşinde… Buna karşın ortada bir garip durum da var. İçinde yeni bir bilgi bulunmayan kitaba yasak getiriliyor oysa Ergun Poyraz’ın kitapları en çok satanlar listesinde. Evet, soruşturmacıların algılarla ilgilenmek gibi bir işleri ve dertleri olmayabilir ama tam da Ergenekon örgütünün stratejisi hukuken kazanamayacakları bir davayı kamuoyu oluşturarak kazanmaya çalıştığına göre bu işte bir yanlışlık olduğu da görülüyor.”

Aynı gün, “Basılmamış kitap avı” manşetiyle çıkan Radikal gazetesinin genel yayın yönetmeni Eyüp Can “Dün ne oldu?” başlıklı kısa yazısında şunları yazıyordu: “Arama yok. İnceleme yok. Basılma yok. Peki, ne var? 2011 yılında savcı kararıyla bir yayınevinde, bir ofiste ve bir gazetede ‘basılmamış bir kitap avı’ var. Dijital çağda basılmamış bir kitaba mahkeme kararıyla yasak var. Başka söze gerek yok.”

Sabah gazetesi, haberi 1. sayfadan “Polis, Radikal’de Şık’ın kitap taslağını aradı” şeklinde tek satırla verdi.

Milliyet gazetesi, haberi bir kitap tasarımı içine yazarak “Kitaba Baskın” manşetiyle çıktı.

Habertürk gazetesi, “İmamın Ordusu için 3 baskın” manşetiyle çıktı.

Hürriyet gazetesi, “Basılmamış kitaba imha” manşetiyle çıktı.

Vatan gazetesi, 2. manşetinden “Bunu da gördük” dedi.

Akşam gazetesi, haberi 1. sayfada “Radikal’e taslak baskını” başlığı ile verdi.

Cumhuriyet gazetesi, “Basılmamış kitap avı” ile sürmanşetten verdi haberi.

Zaman gazetesi, haberi 1. sayfadan “Mahkemenin örgütsel doküman dediği kitap taslağı toplatıldı” başlığı ile verdi.

Yenişafak gazetesi, haberi “İmamın Ordusu örgütsel doküman” şeklinde iç sayfalardan verdi.

Star gazetesi, haberi “Polis Radikal’i aradı, kitap taslağı toplandı” şeklinde 1. sayfadan duyurdu.

Haberle ilgili köşe yazarları ne dediler?

Yenişafak yazarı Ali Bayramoğlu: “İnanmak zor. Söz konusu olan suç aleti bir kitap. Üstelik henüz yayınlanmamış bir kitap… İnanmak gerçekten zor.”

Habertürk gazetesi yazarı Umur Talu: “Yapmayın, kitap yakmayın! Basmayın! Kitap imha eden adalet, kitapsız kalır!”

26 Mart Cumartesi günü Star gazetesi köşe yazarı Ergun Babahan “Basılmamış kitabın davası olur mu?” başlıklı yazısında şunları söylüyordu: “Ergenekon Davasına inanan, destek veren medya muhafazakâr ve liberal medyadır. Bu medya ve çalışanları Türkiye’de Derin Devlet denilen olgunun tüm cinayetleri, tezgâhları ile birlikte tarihin çöp sepetine gitmesi uğraşı vermektedir. Davayı küçültmeye çalışan, iddianame ile alay etme çabasına geren medya da askerci medyadır… Bu nedenle, Türkiye’de medya ortasından ikiye bölünmüş durumdadır. Ahmet Şık’ın Ergenekon Örgütünün talimatıyla yazdığı iddia edilen kitabına yönelik uygulama bunun son örneği oldu. Ergenekon’un üzerine giden medya, bu olayı çift sütun haberlerle geçiştirdi, askerci medya manşete çıkardı. Çünkü bu davanın inandırıcılığını zayıflatmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Bu fırsat sağlandı. Doğrusu, herkesin fikir özgürlüğü yönünde taraf olmasıydı. Bir kitapla çökecek bir davadan Türkiye’ye bir hayır gelmeyeceği bilinmeliydi. Hakkında kesin hüküm verilmemiş bir örgütü savunmak amacıyla yazılmış ama basılmamış bir kitabın yarattığı skandal bu davaya kuşkuyla bakanların elini güçlendiriyor… Aslında kitabın yayınlanmasının Ergenekon Davasına zarar vereceğini savunanlar ve bu yönde karar verenler, daha büyük bir zarara yol açtılar… Kitaptan, yazıdan korkmak otokratik ülkelerin temel özelliğidir. Tek özelliği Ergenekon Davasını zayıflatmak olduğu söylenen bir kitaba yönelik böyle bir tutum işin zıvanadan çıktığını gösteriyor.”

Radikal gazetesi yazarı Oral Çalışlar aynı günkü “Kitap Baskını ve evet” başlıklı yazısında: “Şık’ın ve Şener’in Ergenekon’dan tutuklanmasını doğru bulmadığımı, gerekçelerinin de inandırıcı olmadığını dile getirdim. Şimdiki durumun ise çok daha rahatsız edici olduğu ortada.” derken, aynı gazetenin bir başka yazarı Cengiz Çandar aynı gün “Türkiye’de ve bölgede özgürlük” başlıklı yazısında şunları söylüyordu: “Eğer Ergenekon soruşturmasını gözden düşürmek, üzerinde şaibe oluşturmak, Ergenekon olgusunu karartmak ya da gölgelemek için şu sırada en etkili ne yapılabilirdi diye biri sorsaydı bundan daha iyisi akla gelmezdi. Kantarın topuzunu kaçırmak diye buna derler.”

Taraf yazarı Murat Belge 27 Mart günkü “Anlaşılmaz işler iyi saatte olsunlar” başlıklı yazısında “Gittikçe güçlenen bir izlenim, kendine göre bir programı olan birilerinin, yürümekte olan Ergenekon’dan yararlanıp, onun paralelinde kendi programlarını uygulamaya koydukları yolunda. Her şeyden önce buna ‘dur’ denmesi gerekir.” diyordu.



28 Mart günü Mustafa Akyol Star gazetesindeki “Bediüzzaman’dan Ergenekon dersi” başlıklı yazısının son paragrafında şunları söylüyordu: “Bediüzzaman’ın manevi bir sinema ile geleceği gören bilgeliğine inanırım ve bugünün haklı davalarına haksızlık karışmasını hiç ama hiç istemiyorum.”

29 Mart’ta Bugün gazetesi yazarı Ali Atıf Bir ise şu soruları soruyordu: “Bu kitap basılsa ve sonra mahkeme tarafından toplatılma kararı verilse kime ne faydası, kime ne zararı olurdu? Örgüt üyesi kitap yazamaz diye bir kanun maddesi mi var? Kitap metni ile örgütsel dokümanı birbirinden ayırma ölçütleri nelerdir?”

Aynı gün Star yazarı Berat Özipek şunları yazıyordu “Ergenekon ve ölüm öpücüğü” başlıklı yazısında: “Ahmet Şık’ın kitabının aranması için matbaanın basılması ve kitabın silindiğine ilişkin haberler iki bakımdan kaygı verici. İlki ve asıl önemlisi, mahkeme bu konuda tatmin edici bir açıklama yapmadığı sürece bu bir hak ihlali olarak görünüyor. Ergenekon tarafından talimatla yazdırılmış olsa dahi, tek başına bu, ifade özgürlüğü açısından, bir kitabı yasaklama gerekçesi olmaz. İkincisi ise ortada yarın duyduğumuzda ikna olacağımız bir suç olsa dahi, davanın derinleşmesi gereken onca kanlı dehliz varken, öncelik sıralaması bakımından yanlış bir adımı ifade ediyor. Mahkemeye yönelik eleştirilere sitem eden ve ‘yarın mahcup olacaksınız’ diyen arkadaşlara da sözüm şu: Bu kaygılar yanlış olabilir ama bugün biz, bize yanlış görüneni söyleriz. Ergenekon davasına özü itibariyle sahip çıkmak, mahkemeye koşulsuz güven anlamına gelmiyor. Eğer insan hakları savunucusu iseniz, mutlak güven duyacağınız hiçbir devlet ve hiçbir mahkeme yoktur.”

Aynı gün Star’dan Yağmur Atsız “Açık Mektup” yazmıştı köşesinden: “Türkiye’yi son derece kaypak ve tehlikeli bir zemine sürüklüyorsunuz, Aziz Yetkililer! Çünkü kim ne derse desin bu yüzde yüz siyasi bir davadır.”

Aynı gün bir başka “Açık Mektup” da Taraf yazarı Alper Görmüş’ten geldi: “Sayın Savcı, Bu mektup, Ergenekon davasını en başından itibaren desteklemiş, üstüne titremiş, fakat davanın bugün geldiği aşamada kaygılanmaya başlamış bir gazetecinin eleştirilerini içermektedir. Size güvenmeye devam ediyorum fakat özellikle Ahmet Şık’ın İmamın Ordusu adlı yayınlanmamış kitabıyla ilgili olarak yürüttüğünüz soruşturma ve operasyonların yol açtığı kamuoyu algısına aldırmayan tutumunuz, bu davayı fazlasıyla dar ve salt hukuki bir bakış açısıyla yürüttüğünüze dair zaten var olan izlenimimi pekiştirdi. Muhtemelen kullandığım sözcükleri yadırgayacak, ‘başka ne yapacaktık ki’ diye düşüneceksiniz. Sayın Savcı, Sizinle işte tam bu noktada ayrılıyoruz: Bu dava her şeyden önce siyasi bir davadır ve bu nedenle, davayı yürütenlerin, kamuoyu algısını da hesaba katacak çok daha geniş bir bakış açısına sahip olması gerekir… Bu davada ikna etmeye çalıştığınız yargıçların, kürsüde oturanlardan ibaret olduğunu düşündüğünüz sürece bu türden başka hatalar da yapacaksınız; lütfen unutmayın, bu davanın en önemli yargıcı kamuoyudur.”

Siyasetçilerin tepkileri…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: “Herhangi bir kitabı yasak etmek bugünkü Türkiye’ye hiç yakışmıyor. Herhalde 10 bin satacak kitabı şimdi 100 bin sattıracaklar.”

Başbakan Tayyip Erdoğan: “Biz yargının işine karışmayız.”

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay: “Yayınlanmamış bir kitabın taslak kopyalarını yok etme çabasını kaygıyla karşılıyorum.”

Devlet Bakanı Bülent Arınç: “Sadece bir kitaptan dolayı bir gazeteye böyle bir eylem yapılmasından endişeliyim. Şık olmadı. Üzüldüm.”

CHP Mersin Milletvekili İsa Gök:“Bu kitap Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri sanki. Çünkü Emniyetteki Fethullah Gülen çetesinin deşifresi yapılıyor… Özbekistan, bugün Türk Okullarındaki öğretmenleri CIA ajanı diye geri gönderiyor.”

AKP grup Başkanvekili Bekir Bozdağ: “Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir.”

Ve Fethullah Gülen, hakkındaki iddialara ne dedi?

Tüm bu yazılar yazılıp, tepkiler verilirken bir kesim olan bitenleri Gülen cemaatinin eseri olarak görüyordu. Çünkü ‘İmamın Ordusu’ adlı kitapta Gülen cemaatinin emniyetteki yapılanmasının anlatıldığı ileri sürülüyordu. Dolayısıyla da bir kesim, polisin baskın yapmasını ve kitap taslağına el koymasını Gülen cemaatine mal ediyordu. Bunun üzerine 28 Mart günü Fethullah Gülen, avukatı aracılığı ile şu açıklamayı yaparak hakkındaki iddiaları yalanladı: “Bugüne değin aleyhimde birçok yayın yapıldı ve onlarca kitap yayınlandı. Ancak basılmamış bir kitabı engellemek gibi bir gayretim hiç olmadı. Sadece kişilik haklarıma saldırılar ve iftiralar karşısında bir vatandaş olarak hukuk çerçevesinde hakkımı aradım… İletişim çağında herhangi bir yayının okuyucuya ulaşmadan engellenmesi mümkün değildir. Böyle teşebbüslerin yasaklanmak istenen yayına alakayı artıracağı da ortadadır. Bahsi geçen kitapla ve yazarıyla alakalı şahsen herhangi bir şikâyetim ve dava talebim olmamıştır.”

Bu açıklamadan 2 gün sonra Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce “Eksiğimizi söyleyenin, elini öperiz” başlıklı köşe yazısında şunları yazdı: “Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir haftadır misafiriyim… Muhterem Hocaefendi, muzdaripti. Tavsiye ettiği ve Gönüllüler Hareketi diye bilinen hizmetlere karşı, bazılarında hala var olan husumetlerden, hasmane tavırlardan muzdaripti… Sohbette asıl ben muhterem Gülen’in yaptığı özeleştiri çağrısını dikkatlice not ettim. Şöyle diyordu: ‘Başkaları niye düşmanlık yapıyor, komplo kuruyor, her fırsatta bu harekete dil uzatıyor? Burada biraz da kendimize bakmamız lazım. Acaba bizim usul hatalarımız mı, üslup hatalarımız mı var? Bize olan bakış; yanlış yaklaşımlarımızdan mı, ihmallerimizden mi, o insanları ‘karşı cephe’ olarak görmemizden mi kaynaklanıyor? Bunları düşünmeden, bir yönüyle kendimizle yüzleşmeden, kendimizi sorgulamadan, hemen insanları, kabahatlerinin mahkûmu haline getirmek kolay değil. Keşke o insanlar da bizim iyiliğimizi isteyerek, bizler için ‘daha iyi olsalar’ mülahazasıyla ve insafla, izanla neyimiz eksik ise onu söyleseler. Biz de kendimizi Allah karşısında hesaba çekerek, kendimizle yüzleşerek, ‘neyimiz eksik, bu mevzuda ne yapsak’ desek. Okuma mı, müzakere mi, mukayeseli okuma mı, fedakârlık mı, ne eksikse bunlar bizleri rencide etmeden, kırmadan söylense. Biz bu yaklaşımı, irşat sayarız. Eksikliklerimizi giderme adına, bu hareketin içindeki insanların eksikliklerini giderme adına bir irşat sayarız. Bize irşat adına elini uzatan insanların elini öperiz, çok rahatlıkla…”

Bu yazıdan 1 gün sonra, yani ‘İmamın Ordusu’ adlı kitabın internetten yayınlandığı 31 Mart günü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yaptığı yazılı açıklamada “Kitap baskınlarının ardından yaşananlar Fethullah Gülen’i ve cemaatini zan altında bırakmıştır. Biran önce Gülen, cemaati ve işlerini askıya alsın.” dedi. Gülen’den Bahçeli’ye yanıt ise 1 gün sonra geldi. Gülen’in avukatı Orhan Erdemli tarafından yapılan yazılı açıklamada şöyle dendi: “Sayın Gülen aleyhindeki propagandalar, kişilik haklarına saldırılar o noktaya gelmiştir ki, bir milletvekili kendi tabanını üzecek şekilde canlı yayında bütün vatandaşlarımızın huzurunda Meclis kürsüsünden alenen müvekkilime çete suçlaması yaparak yargısız infazda bulunabilmiştir. Bu olayın ardından bir siyasi partimizin sayın lideri, ‘adli süreçlerde kanun ve meşruiyet dışına çıkıldığı. Bu uygulamaların kasıtlı ve bilinçli bir şekilde bir merkezden yönetildiği ve Fethullah Gülen’i zan altında bıraktığı kanaatinin yaygınlaştığı’ yönünde son derece üzüntü verici bir açıklamada bulunmuştur.”

Erden ÖZKANT

Yenimakale




İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir yorum

  1. Meşhur olmak isteyen eskiden cami duvarına pislermiş. Şimdi de moda; Muhterem insan kendini insanlığa adamış, dünyanın dört bir tarafında arkadaşları olan sevgi ve diyalog diyen bir değere saldırmakla olmakta. Bu garip. ALLAH insanımıza akıl fikir izan ve idrak versin. Eline sağlık Erden Bey…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir