Anasayfa / Makaleler / Kıbrıs için Belçika Modeli

Kıbrıs için Belçika Modeli




Kıbrıs’ta devam eden müzakere süreci ile ilgili olarak söylenebilecekler, bir çocuk tekerlemesinden farksız: Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, döndük arkaya bir baktık; bir arpa boyu yol gittik.

Bu durum aslında malumun ilanı…

Kasım 2002’den itibaren AK Parti iktidarı ile başlayan ve neticede Türk dış politikasında devrim niteliğinde değişikliklere yol açan hamlelerin belki de en kritik olanı Kıbrıs idi. Türkiye, Annan Planı’na verdiği destek ile Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir anlaşmadan yana olduğunu açık ve net olarak ortaya koydu. Bugün eğer Kıbrıs meselesi devam ediyorsa, bunun sebebi Kıbrıs Rumlarının “oxi” [hayır] yaklaşımıdır. Ne yazık ki Rumların olumsuz tavrı, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan, fakat bunu yaparken somut sebepler ortaya koyamamaktan muzdarip Alman-Fransız aksının desteği ile hâlâ devam etmekte, edebilmektedir. Müzakereler gerçekte bu nedenle tıkanmıştır.

Pekiyi Türkiye bu noktada ne yapabilir? Bu sorunun cevabı, aslında Türkiye’nin Kasım 2002’den Nisan 2004’e kadar uyguladığı strateji ile cevaplandırılabilir.

Kasım 2002’de, AK Parti seçim zaferinden hemen sonra Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs’ta “Belçika Modeli” örnek alınarak bir çözüm bulunmasına destek belirtmiştir. Hazindir ki aradan geçen sekiz yılı aşkın süre içinde Kıbrıs için Belçika Modeli, en az tartışılan, gündeme hemen hemen hiç gelmeyen bir konu olarak kalmıştır. Bir açıdan bakıldığında konunun uzmanları, Erdoğan tarafından kendilerine gösterilen çerçevenin içini doldurmakta başarısız olmuşlardır.

Kıbrıs’ta müzakerelerin Rum kaprisi (Alman-Fransız desteği) ile tıkandığı bir noktada Belçika Modeli üzerine gitmek ne yarar sağlar? Bu soruya cevap verebilmek için önce Belçika’da uygulanan modelin özellikle dil merkezli federatif yapısına vurgu yapmak, ardından bu özelliklerden Kıbrıs konusuna çözüm üretilmesinde nasıl faydalanılabileceğine bakmak gerekir.

Belçika; Fransızca konuşulan Valon ve kendi dillerini konuşan Flaman bölgelerinin yanı sıra Valon-Flaman ortak, iki dilli Brüksel olmak üzere üç temel bölgeden müteşekkildir. Bu bölgeler münhasır dil bölgeleridir. Buna göre Valon bölgesinde bütün işlemler Fransızca, Flaman bölgesinde ise Flamanca yapılmaktadır. Etnik kökene dayanan herhangi bir kısıtlama yoktur; fakat ikamet için seçilen bölgede her türlü işlem münhasır dil ile yapılmaktadır. Buna göre örneğin bir Valon, Flaman bölgesinde oturmayı seçebilir; fakat bu tercihinden sonra çocuğu Flamanca okuyacaktır, belediye işlemleri Flamanca yapılacaktır, mahkemeler… vs. yaşamın her alanında Flamanca kullanılacaktır. Tersi bir durum, Valon bölgesinde ikamet etmek isteyen bir Flaman için de geçerlidir. Tek istisna Brüksel bölgesidir; burada bütün resmî işlemler her iki dilde de yapılabilir.

Belçika modeli, Kıbrıs’a nasıl uyarlanabilir? Benzerlikler ve farklılıklardan yola çıkarak bir analiz yapmak mümkündür.

Kıbrıs’ta (Türk ve Rum) iki ayrı münhasır dil bölgesi oluşturulması gerek Türk tarafının, gerekse Rum tarafının Annan Planı tartışma sürecinde ortaya koydukları birtakım sıkıntıları ortadan kaldıracak niteliktedir. Türk tarafı kendi nüfusunun Rumlara göre daha az olması, Rum tarafı ise Türkiye’den gelecek olası bir göçün yaratabileceği sıkıntılardan dolayı homojen yapıları tercih etmektedir. Fakat bunun etnik kökene dayandırılması ve yasa ile kısıtlanması doğru olmayacaktır. Oysa dil bazlı bir politik sınırlandırma bir yandan fiilen etkin kısıtlamalar getirirken, öte yandan kişisel düzeyde tercihleri bireylerin kendilerine bırakması hasebiyle sonuç getiricidir. Üstelik dile dayanan politik sınırlama AB müktesebatı içinde on yıllardır kabul görmüş bir formüldür ve dolayısıyla AB kurumları tarafından reddedilemez.



Kıbrıs’ta mevcut durumu Belçika’dan ayıran en temel fark, üçüncü bir ortak bölgenin olmayışıdır. Üstelik iki kesimlilik bir BM parametresi kabul edilmektedir. Yine de tıkanmayı aşmak adına yaratıcı bir politik mühendislik örneği gösterilmesi tamamen ihtimal dışı görülmemelidir. Bu bağlamda Lefkoşa’da mevcut yeşil hat bölgesinde bulunan ve halen BM tarafından merkez olarak kullanılan eski havaalanı ve civar bölgelerin federal hükümet binalarının inşası için ayrılması şeklinde bir görüş birliği mevcuttur. Bu alan, mevcut meskûn mahallere doğru biraz genişletilerek Lefkoşa içinde bir Türk-Rum ortak bölgesi ortaya çıkartılabilir. Hatta bir adım öteye giderek, Annan Planı’nda Rumlara bırakılması öngörülen Maraş ve Güzelyurt bölgeleri de ikinci ve üçüncü “ortak” bölgeler olarak düşünülebilir. Türkçe ve Rumcanın yanı sıra İngilizcenin de resmî dil olarak kabul edilebileceği bu ortak bölge veya bölgeler, Belçika’da Brüksel’in vazifesini görebilecektir.

Türk tarafının Belçika modeli önerisini masaya taşımasının yararları ne olacaktır? Birincisi, tıkanan müzakere süreci Türk tarafının iyi niyeti ile aşılmış olacaktır; yok eğer Rumlar bu öneriyi de reddederse onun gereğini yapacak fırsat ve zemin doğacaktır. İkincisi, bu model, örneğin Rumların mülklerine dönmesi konusunda yaşanan sıkıntıyı aşabilecek bir içeriğe sahiptir. Şöyle ki; bir Rum mülküne dönmek isterse bunun önünde resmî-hukuki bir engel olmayacaktır. Fakat dönen Rum bilecektir ki ikameti Türk tarafına geçtiği andan itibaren hayatını Türkçe idame ettirmek mecburiyetindedir. Böylece Annan Planı tartışmalarında Türk tarafında büyük rahatsızlık yaratan Rumların Türk bölgelerinde yerleşmeleri fikrine karşı demokratik bir alternatif ortaya konulmuş olacaktır. Benzer bir şekilde Lefkoşa, Maraş, Güzelyurt, hattı bugün BM kontrolünde bulunan Yeşil Hat bölgelerinin külliyen Rumlara terk edilmesi yerine ortak bölge(ler) yaratılması yolu ile Türklerin yeni bir göç zorluğuna mecbur edilmeleri engellenmiş olacaktır. Üçüncüsü, bu ortak bölge sayesinde bir taraftan iki toplumlu ticaretin önü açılırken, öte taraftan Türkler ve Rumlar kendi dil bölgelerinde kendilerine özgü yapılarını muhafaza edebileceklerdir. Dördüncüsü, ortak bölgede oturan vatandaşların oyları, kolayca ortaya konulacak basit bir formülle hem Türk, hem de Rum başkan adaylarının seçilmesinde etkin olacaktır; böylece bir yandan Rumların önerdiği çapraz oy fikri fiilen hayata geçirilirken, öte yandan Türk tarafının prensipte hassasiyet gösterdiği bazı sorunların önüne geçilmesi mümkün olacaktır. Örneğin ABD’de uygulanan modele benzer bir seçme koleji ihdas edilmesi sureti ile başkan ve başkan yardımcısının kendi dil bölgelerinin yanı sıra ortak bölgede de ayrıca çoğunluğa sahip olmasını gerektiren bir model üzerinde çalışılabilir.

Böyle bir öneri, Türk tarafının Annan Planı sürecinde yakaladığına benzer bir şekilde hamle üstünlüğünü yeniden ele alması sonucunu doğurabilir. ABD’nin Irak’tan çekilme stratejisinin ayrıntıları, Tunus ve Mısır halk isyanları ve hükümet değişiklikleri ile Libya’da yaşanan savaş durumu, Kıbrıs’ın güneyinde petrol-doğalgaz bulunması, Rum Kesimi-İsrail yakınlaşmasının sebep ve sonuçları gibi Doğu Akdeniz havzası üzerinde yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, Türk tarafının Kıbrıs’ta pro-aktif davranmasının önemi ortaya çıkar. Doğu Akdeniz’de yaşanan son gelişmeler göstermektedir ki uluslararası baskılar altında toplanan çok taraflı bir konferansta Türk tarafının önüne konulabilecek olası bir planın, bizzat Türk tarafının kendisi tarafından hazırlanan bir plana göre artıları ve eksileri daha bugünden çok iyi değerlendirilmelidir.zaman





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir