Anasayfa / Makaleler / Krize Anayasa Mahkemesi katkısı

Krize Anayasa Mahkemesi katkısı




Türkiye çok önemli, yapısal bir krizin içinden geçiyor; ülkenin bu krizi en kısa sürede atlatması şart, aksi takdirde, hem siyasetin, hem de ekonomik büyümenin tıkanması kuvvetle muhtemel.

Konunun detaylarına girmeden önce içinden geçtiğimiz krizi tanımlamamız lazım; farklı kişiler, farklı kriz tanımlamaları yapabilirler, aşağıda tanımlayacağım ve detaylandırmaya, hatta örneklendirmeye çalışacağım kriz kavramı bir ölçüde benim Türkiye’ye bakışımın bir sonucu.

Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz hukuk, siyaset ve ekonomi gibi üç temel belirleyici değişkenin çok farklı viteslerde hareket etmesinden kaynaklanıyor; ekonomi en önde koşuyor, ekonomiyi biraz tıknefes de olsa siyaset izliyor, daha doğrusu izlemek zorunda ama en geriden hukuk geliyor, hatta geliyor demek bile kolay değil, bulunduğu köhnemiş yere kazık çakmış, ekonomiyi ve siyaseti durdurmaya, elinden ne kadarı gelirse, kısmen de geliyor, geri çekmeye çalışıyor.

Türkiye’nin 2000’li yıllarının en önemli sorununu, krizin en önemli nedenini hukuk kurumunun, tüm katmanlarıyla, yüksek mahkemeleriyle, mahkemeleriyle, savcılarıyla, hukuk fakülteleri ve öğretim üyesi kadrolarıyla, YSK’sıyla, siyaset ve özellikle ekonominin çok ama çok gerisinde kalması olarak tanımlama eğilimindeyim; türban krizini hukuk çıkardı, katsayı krizini hukuk çıkardı, parti kapatma krizlerini hukuk çıkardı, ifade özgürlüğü krizini, Anayasa’nın bağlayıcı 90. maddesine rağmen hukuk çıkardı, 2B krizini hukuk çıkardı, Hatip Dicle krizini hukuk çıkardı, Cumhurbaşkanlığı, 367 krizini hukuk çıkardı, soruşturulması gerekenleri soruşturmama krizini hukuk çıkardı, vs, vs. Siyaset ve ekonomi bu hukuk engeline rağmen ellerinden gelebildiği ölçüde yol almaya, yol açmaya gayret ediyorlar.

Siyaset, son dönemdeki milliyetçi takılmaları ihmal ederseniz, hukuka rağmen, muhtıralara rağmen, vesayetle mücadele ediyor, yüzde 47, arkasından yüzde 58, sonra da yüzde 50 ile kendine yol açmaya çalışıyor; ekonomi ise yüzde 11 ile dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi ama hukuk yeni kaynak yaratıcı girişimleri engellemede her zaman çok mahir.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN FAVLUS AY KARARI

Anayasa Mahkemesi’nin sekiz muhalif oya karşı dokuz oyla verdiği son karar hukukun Türkiye’nin, toplumun, dünyanın ne kadar gerisinde kaldığının çok somut bir örneği; bir Süryani, Hıristiyan vatandaşımız, Favlus Ay, soyadını değiştirmek, Tuna ailesi anlamına gelen Bartuna soyadını almak için 2009 senesinde Midyat’ta dava açıyor, ancak Mahkeme 1934 senesinde çıkartılan Soyadı Kanunu’na ve bu kanunun üçüncü maddesinde ifadesini bulan “yabancı ırk ve millet isimleriyle soyadı alınamaz” ibaresine istinaden Süryani vatandaşımızın talebini reddediyor. Bu kararın arkasından iki Süryani vatandaşımız da aynı mahkemeye başvuruyorlar, yerel mahkeme de bu kez meseleyi Anayasa Mahkemesi’ne taşıyor.

Hukukun, bireysel özgürlüklerin önünün açılmasının asli görevi olması gereken Anayasa Mahkemesi ise üç vatandaşımızın başvurularını 1934 tarihli Soyadı Kanunu’na aykırı görüyor, görürken de içinde ırk deyimi geçen bir maddeyi esas alıyor, soyadı için ulus devlet vurgusu yapıyor, bununla da kalmıyor, hukuki bir anlam taşıdığını iddia ettikleri “ulus”un dil kimliğine gönderme yapıyor, bir Süryani vatandaşın kendi kültürel aidiyetine ilişkin bir soyadı kullanma istemini kamu yararına, kamu düzenine aykırı görüyor. Aklı başında ve Anayasa Mahkemesi’ni, anayasa yargısını Türkiye Anayasa Mahkemesi üzerinden değil de kavramsal, kuramsal açıdan ciddiye alan herkes için bir ölçüde kanıksadığımız, ama her şeye rağmen, geleneksel çizgiye rağmen üzücü, üzücüden öte ayıp bir karar.



Anayasa Mahkemesi’nin hukuken bir ülkenin vatandaşlarının bütünü biçiminde tanımlanması gereken ulus kavramının bir dili olabileceğini söyleyen, devletin resmî dilinden de öteye giden, dilin ulus dili olduğunu söyleyen bir kararın evrensel hukuk çevrelerinde, dünya hukuk cemaati içinde nasıl algılanacağını okurların takdirlerine bırakmak lazım.

Bu tuhaf ve hukuk, mantık, izan dışı kararın herkese öğretmesi gereken bazı hususlar var. Birincisi şu: Karara muhalefet eden yargıçlar şöyle: Başkan Haşim Kılıç, Başkan Vekili Osman Paksüt, Fulya Kantarcıoğlu, Fettah Oto, Engin Yıldırım, Hicabi Dursun, Celal Mümtaz Akıncı, Erdal Tarcan. Başkan Haşim Kılıç’ın da çok güzel bir muhalif oy yazısı var. Yukarıda adı geçen sekiz yargıcın kompozisyonuna baktığınızda bazıları geçen dönemden, bazıları yeni atanmış Anayasa Mahkemesi yargıçları; karara destek veren yargıçlar için de durum aynı. Bu durum 12 Eylül referandumu sonrası oluşan yeni yapının da çok temel hukuk problemlerine çözüm oluşturmayacağına, hukuk konusunda, eğitim kökenlerine kadar giden daha derin problemlerin varlığına işaret ediyor.

İkinci çok önemli konu 12 Eylül referandumu ile vatandaşların bu mahkemeye (Anayasa Mahkemesi) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde bireysel başvuru hakkının tanınmış olması; soyadı konusunda bile bu kadar tuhaf kararlar alabilen, Türkçeyi resmî devlet dili değil de ulus dili olarak görmeye eğilimli, 1934 tarihli, Güneş-Dil teorileriyle, saçmalıklarıyla zamansal olarak örtüşen bir kanunu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve AİHM içtihadının ruhunun önüne çıkaran bir mahkemeye bireysel başvuru konusunda güvenmek, bu yöntem ile yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin korunacağına inanmak artık mümkün müdür?

Öğrendiğimize göre, talepleri Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilen Süryani vatandaşlar iç hukuk yolları tamamen tükendiği için AİHM’e başvurmuş bulunmaktadırlar. AİHM Süryani vatandaşlarımız ile ilgili bu Anayasa Mahkemesi kararını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulur ise, bu kararın lehinde oy kullanan dokuz hâkim nasıl bir duruma düşeceklerdir? Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek mahkemeler, kararlarının sürekli olarak AİHM’de bozulması karşısında ortaya kurumsal bir mesele çıktığının farkında değiller mi? Yüksek yargıçlarımız hâlâ ve hâlâ 2004’te gerçekleşen anayasa değişikliğini, yani 90. maddeye eklenen son paragrafı niye içlerine sindirmezler, kararlarına temel almazlar? AİHM’in öngördüğü parasal tazminatların merkezî bütçeden ödenmesi, yani mükelleflerin vergi gayretlerinin 90. maddeyi görmezden gelen yargıçların hukuk dışı ulusalcılıklarına harcanması normal midir, yoksa bir rücu etme mekanizması düşünülmez mi? Her yargıcın sicilinde altında imzası olan kararların AİHM’den dönme oranı gözükse ve ilerlemelerinde bu dikkate alınsa acaba nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Bir ülkenin, devletin, Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi Türkçeyi, resmî dil değil de bir ulus dili olarak tanımladığı sürece ülkemizin en temel sorunlarının başında gelen Kürt meselesinde mesafe almak mümkün müdür?

Sonuç olarak şöyle söyleyebiliriz: Hukuk, ısrarla ve istikrarlı bir biçimde siyaseti ve ekonomiyi aşağıya çekmeye gayret etmektedir; oysa, hukuktan çağımızda beklenen, özellikle siyasete lokomotif olmasıdır. Örneğin, ABD’de ellili, altmışlı senelerde, siyahların otobüslerde bir beyaz ayakta ise oturamadığı, otobüslere arka kapıdan binmek zorunda olduğu bir siyasal ortam hukuk marifetiyle sonlandırılmış, hukuk resmî ırk ayırımını ortadan kaldırmış, siyasetin önünü açmış, Yüksek Mahkeme kararları siyasetçinin hep önünde gitmiştir. Bizde de böyle olmasını beklemek çok büyük, gerçekçi olmayan bir beklenti midir?

Hukuk, Anayasa Mahkemesi kriz çözmeli, krize katkı yapmamalı, hatta kriz çıkarmamalıdır.





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir