Anasayfa / Kültür Sanat / Markar Esayan’ın üçüncü romanı ‘Jerusalem’

Markar Esayan’ın üçüncü romanı ‘Jerusalem’




Markar Esayan’ın üçüncü romanı ‘Jerusalem’ın isimsiz kahramanı, babası Ermeni, annesi Türk ‘sekiz yaşında melez’ bir çocuk. Daha iyi bir eğitim alması için yalnız başına Kudüs’e gönderiliyor. Roman, ilk bakışta İstanbullu Ermeni bir ailenin hikâyesi gibi görünse de dünyanın bütün ‘terk edilen’, yalnız, kederli çocuklarına yazılmış bir ağıt sanki.

Bazı insanlar, ailesinden miras aldığı kaderle göbek bağını hiç koparamaz. Onları iyileştiren, zarar veren ne varsa büyüdükçe gerilip sıkışan o düğümün içinde saklıdır. O kaotik yumağı çözüp hakikatiyle yüzleşmek ve öfkesini boşaltmak için bir ömür boyu bekleyen insanlar tanıdım. Çok bilinçli olmasa da tökezlediği ilk yerde umutsuzluğa kapılmak için çocuksu bir çaba sarf edenlerin masum telaşını biraz müstehzi bir tebessümle izlerim. Hayatın şefkatli kozasında tuhaf bir denklem var çünkü. Siz saplantılarınızın üzerine kapandıkça, mucizevi bir güç size ısrarla bir yerlerden neşeyle göz kırpar.

Bunları düşündüren Markar Esayan’ın üçüncü romanı ‘Jerusalem’ (Timaş Yay.) oldu. Kitabın isimsiz kahramanı, babası Ermeni, annesi Türk ‘sekiz yaşında melez’ bir çocuk. Daha iyi bir eğitim alması için yalnız başına Kudüs’e gönderiliyor. Annesinin kokusunu, hayalini zihnine kazıyarak hayata tutunmaya çalışan bir çocuk erkeğin ‘cennetten kovulması’ ve tekrar yuvaya dönmek için verdiği titrek bir mücadelenin hikâyesi bu aslında. Gelecekteki hayatını şekillendirecek sarsıntının ilk tohumlarının atıldığı ürkütücü bir kopuş çığlığı…

ROMAN FARKLI OKUMALARA AÇIK

Roman, “Babamın beni almaya geldiği günü dünmüş gibi hatırlıyorum. Eve ürküntü veren bir gerginlik hakimdi o akşamüstü.” cümlesiyle açılıyor. Ve sonrasında okuru çocukluğun, ‘ötekileşmenin’, savaşın, inancın, pişmanlığın, öfkenin, dostluğun, yokluğun, özlemin, korkunun karanlık dehlizlerinde usul usul dolaştırıyor. Yazarın, okuyanın vicdanını okşayan sade anlatımı, akıllı kurgu oyunlarına, ‘yaşından büyük’ tasvirlere tenezzül etmeyecek kadar doğal ve zarafeti de orda saklı bence. Çocuk tabiatının kemiğini oluşturan, ‘bu dünyayı anlamazlık’ hali, merakı, vahşeti, büyüme sabırsızlığı tam da o yaşın kırçıllı, hırçın sesinde saklı.



Jerusalem, ilk bakışta İstanbullu Ermeni bir ailenin hikâyesi gibi görünüyor ama dünyanın bütün ‘terk edilen’, yalnız, kederli çocuklarına yazılmış bir ağıt sanki. İsimsiz kahramanın, öksüz kaldığı için kendi kovuğunda saklanarak büyümeye çalışan küskün Vasken’le, Filistinli arkadaşı Ekrem’le yaptığı konuşmalar, yetişkinlerin laf kalabalığında nasıl boğulduğunu da acımasızca gösteriyor: “Her kötülük için bir halkın tamamını suçlayamayız ki! Herkes aynı şeyi yapıyor ve bundan bir şey çıkmıyor işte! Barış savaşla, nefretle gelmez. Olan bu arada ölen, sakat kalan, fakir düşen insanlara olur. Haklılığınızı anlatmak için siz çok yanlış bir yol seçmişsiniz bence.”

Jerusalem, sevebilmenin kudretini, manasını İsa’nın gözlerinde arayan bir çocuğun hikâyesi gibi de okunabilir. Kitabı basit anlatımına rağmen katmanlı bir roman yapan da farklı okumalara açık bu derinlikli yapısı bence. ‘Sekiz yaşında kendisinden bıkan lanetli birisi olma’ sıkıntısını kendisine yoldaş bellediği Küçük İsa’da bulan çocuğu çok sevdim ben. Okurken onun hayalet gölgesi oldum. Bazen yanında durup minik ellerini tuttum. Arapça, Ermenice, İbranice tınıların birbirine çarpıp dağıldığı baharatlı sokaklarda koştururken, manastırın bahçesine uzanıp bulutlara mektup yazdığında, kilisede Meryem Ana’nın yüzünde annesinin yüzüyle karşılaştığında, arkadaşlarından utandığında, kendini koskoca dünyada boşluğa fırlatılmış gibi hissettiğinde, Allah’ına çaresizce yakardığında hep onun yanındayım: “Ben niye buradayım? İsa beni daha çok sevdiği için, ‘Bırakın çocuklar bana gelsin’ dediği için mi Jerusalem’de, onun doğduğu ve göğe alındığı yerdeyim? O zaman niye acı çekiyor ve mutsuzum?! İsa neden haç’ta ölmeden hemen önce babası tarafından terk edilmenin derin sızısına karşı koymadı o zaman?”

Doğrusu bu hikâyede en çok, çocuğun suçluluk duygusuyla kendi karanlığını çoğalttığı anlar içimi burktu. O vakit ona şefkatle eğilip saçlarını okşarken, “Korkma geçecek, zaten kimse büyümüyor; bak hepimizin bir yanı sakat ve belki mükemmellik hayatın o eksikliğinde saklanıyor.” demek istedim. Oysa o, değişime var gücüyle direniyordu: “Çok kötü bir çocuktum ben. Çirkin ve kötü bir çocuk! Bencil ve duyarsız! Çok korkuyor ve çok öfkeleniyordum buna. Bir şeyleri, ileride, bilemediğim geleceğimde beni eksik bırakacak değerli bir şeyleri kurban etmiştim bu kutsal kentte. Bundan sonra, sadece kendini düşünen, kendi içine düşen, kendi kendinde kaybolan, bu düşmüşlükten şikâyet eder gibi görünürken, aslında orada kalmayı ve ölümü böyle karşılamayı tercih eden bir kaçak olarak yaşayacaktım.”

Herkes ebedi bir ‘yaşam kaçağı’ olmak için son ana kadar ‘kurban’ rolünü üstlenebilir. Çocuğun mırıltılı, bezgin sesi,’kurban olmanın tembelliğinde miskinlik yapmanın daha çok hoşumuza gittiğini’ hatırlatıyordu. Hayatın kutsal olduğuna inanarak devam edebilmek, ıstıraplı hakikat yolunda hiç yenilmemiş gibi hep yeniden başlamakla mı mümkündür acaba? Ya da buruk ama insanı sağaltan, iz bırakan bir hikâyede kendini keşfetmekle belki…

A. ESRA YALAZAN





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir