Anasayfa / Makaleler / Normalleşmenin eşiğinde seçimler

Normalleşmenin eşiğinde seçimler




İleride 2011 seçimlerini ‘normalleşmenin’ oturması olarak adlandırabileceğiz. Seçimler sonrası Türkiye’si, 28 Şubat darbesiyle başlayan ve ekonomik krizle yükselişe geçen ‘ara dönem’, AK Parti’nin art arda iktidarıyla ‘normalleşme’ sürecine girebilir.

Ara dönemden normalleşme sürecinin önündeki engellerin bir tür iç ayağını nasıl 28 Şubat darbesi örmüşse dış ayağını da genelde Müslüman dünyasına bakışı değiştiren 11 Eylül saldırılarına karşı ABD’nin hamleleri ve yaklaşımları tetiklemişti. Öyle ki bu sürecin iç ve dış ayağındaki bu ara dönemin çakışma ve örtüşme gösteren özellikleri olduğu söylenebilir. AKP’nin son 8 yılda gösterdiği ‘reform merkezli performansı’ Türkiye’de olduğu gibi gerek Ortadoğu’da gerekse İslam dünyasında ciddi etkiler meydana getirdi. 12 Haziran tarihinde yapılacak ve AK Parti’nin 5. seçim sınavı sonrası yapılması planlanan anayasa değişikliği ile birlikte demokratik gelişmenin daha da ivme kazanacağını söylemek şimdiden mümkün görünüyor.

İlginç gelmiş olabilir 11 Eylül 2001, ama bu olgu ABD açısından kolay kolay unutulacak bir tarih olmadığı gibi Batı dünyasının İslam coğrafyasına dönük algılamalarındaki kırılmaların en etkilisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu yanıyla 12 Haziran’da yapılacak Türkiye’deki seçimler hem ABD açısından hem de AB açısından önem taşımaktadır. Bugün içinde yaşanmakta olan seçim süreci aslında Türkiye’de 28 Şubat ile başlayan siyasi anormalliklerin devamlılığını değil de sadece ABD ve Batı dünyasından 11 Eylül ile başlayan yeni ve tedirgin edici sıra dışı algılamalara karşı bir normalleşme sürecini de başlatabilir. Çünkü bazı Arap ülkelerinde meydana gelen yeni toplumsal hareketlerin Türkiye’deki demokratik gelişme ve seçimlerle bir şekilde dolaylı da olsa alakalı olduğu görünmektedir, yani kamuoyu nezdinde böyle bir algılama mevcuttur. En azından bölgeyi anlamak ve sorunların özü konusunda ABD ve diğer Batılı ülkeleri aydınlatmak ve bölgeye fiili önderlik etme hususunda Türkiye’nin liderliği sanki AK Parti ile bir o kadar daha önem kazanıyor gözükmektedir. AK Parti’nin 12 Haziran seçimleri sonrasında atacağı demokratikleşme adımlarının hem İslam dünyasındaki yeni toplumsal hareketlere hem de Batı dünyasına dönük bir motivasyon yaratacağını da söyleyebiliriz.

Hele hele Tunus’tan, Mısır ve Libya’ya uzanan ve Suriye’ye kadar erişen ‘Arap Baharı’ Türkiye’deki reformlar ve sivil anayasa çabalarıyla birlikte okunduğunda seçimler sadece içerideki uzun ‘olağanüstülüğe’ değil, hemen yakın komşularımızdaki ‘olağanlaşmış’ olağanüstülüklere karşı direnen halklara da ciddi bir cesaret ve güven dayanağı oluşturabilir. Türkiye’de haziran seçimlerine her ne kadar yüzde 10 barajı gibi demokratik katılım ve demokratik temsil hususunda ‘vesayetçilikten’ kalma bir ciddi engel olsa bile bu durum dahi Türkiye’nin Arap dünyasındaki etkisi önünde bir mani teşkil etmemektedir. Bu çerçevede AK Parti, Kasım 2002’de yüzde 34’lük oy, 2004’teki yerel seçimlerde yüzde 42’lik bir oy, 2007’de yüzde 47’lik bir oy ve nihayetinde 2009 yerel seçimlerinde ise yüzde 39’luk bir oyla birinci parti olma kimliğini son 8 yılda başka partilere bırakmamıştır. Öyle ki yeni seçimlerde de bir sürpriz yaşanmayacağı ileri sürülebilir. Farklı kamuoyu araştırmalarına göre AK Parti’nin yüzde 45-50 arasında bir oy oranıyla birinci parti olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

AK PARTİ NEDEN RAKİPSİZ?

Hiçbir anketten ve kamuoyu yoklamasından etkilenmeden neden CHP ve MHP oylarının AK Parti’yle rekabet edemeyeceğini kısaca anlatmak istiyorum. Bir kere kısa bir süre önce anayasa referandumu konusunda her iki partinin ciddi bir taktik hatası olmuştur. Bu konuda iki parti de bu seçimlere Türkiye seçmeni önünde psikolojik olarak mağlup olarak başladılar. Bu konuda MHP’yi bilmem ama CHP ciddi bir hata yapmıştır. Ya da söz konusu CHP ise CHP’nin aslında hata yapmadığını şimdilerde anlamak mümkündür. Özellikle CHP’nin şu veya bu şekilde tartışmalı ve kafa karışıklığı yaratan bazı ‘makul olmayan’ adayları (Sinan Aygün, Mehmet Haberal ve İlhan Cihaner) çıkarmasının alacağı oy oranında da belli negatif etkileri olacağı söylenebilir. Hiç değilse kamuoyu açısından bu adaylıkların etkilerinin olumlu olmayacağı az çok belli olmuş gibidir. CHP’nin listelerine bakıldığında evet bazı isimler gerçekten insanı umutlandıracak gibi görünseler de bunların ağırlığı az önceki isimlerden ötürü mikro ölçekte kalabilir. Dahası bazı iyi ve değerli isimlerin etkilerini bu figürlerin perdeleyeceği bile ileri sürülebilir.



Olsun, CHP en azından tartışılabilecek bir listeye sahipken MHP’nin durumu özel olarak seçim beyannamesi açısından da listeleri açısından da son derece yetersizdir. MHP’nin gerek iç gerekse dış meselelere dair dar bir ufuk içerisinde yaklaştığı ve Türkiye’yi kırık dökük şablon bazı kavramlarla anlamaya çalıştığı; onu da bir türlü beceremeyen bir dil üzerinden yaptığını okumak mümkündür. Öyle ki MHP’nin aslında gerek muhafazakâr gerekse memleket topraklarında siyaset yapma açısından CHP’den daha ayırıcı üstünlüğü olması gerekirken bunların hemen hiçbirisine yanaşamadığını ve ortalamanın da altında bir performans sergilediğini görüyoruz. MHP gerçekten barajın altında kalmadıysa bile Anadolu’daki moral üstünlüğü konusunda epeyi yorulmuş ve turunu tamamlayamayacak bir formsuz atlet görüntüsü içerisindedir. Dolayısıyla CHP’nin tartışmalı ve belli ölçüler içerisinde ‘münasip olmayacak’ adayları kucaklayıp birçok sosyal demokrat ve kitlelerle kucaklaşabilecek isimler yol ayrımına gitmesi şimdiden havlu atmanın ön hazırlığı olarak okunabilir. Elbette ‘merkez sağ’ seçmeni yakalama arayışı olması hasebiyle atılan bu adımların sakın karşılığı başka zinde güçler tarafından doldurulmuş olmasın? Evet, CHP’nin ‘statükocu’ ve ‘Baykalcı’ taifesini Kılıçdaroğlu ekibi tasfiye etmiş olabilir ama aslolan yeni toplumsal hareketleri anlayabilecek ve buna uygun yapılanmayı kurgulayacak isimlere yer vermekti. Örneğin nükleer enerji konusundaki duyarlı çevreci kitlelere, Kürt meselesine hümanist ve duyarlı demokrat çevrelere, Alevilere ve İslami duyarlılığa sahip ama sosyal adalet duygusuna ve bilincine sahip olan sosyal hareketlere karşı CHP çok daha fazla şeyler söyleyebilirdi. Elbette bazı açılardan saflar sıklaşabilir. Lakin nereye ve kime karşı? Sırf AK Parti’nin arka arkaya seçim kazanmış olmasından ötürü kitlelerin sizdeki az biraz dudak üstüne yapılan ruj değişikliği sonrasında kurtarıcı diye kabul görülmesi zor görünüyor.

Şimdilik Türkiye’nin Ortadoğu’daki Arap Baharı olsun, Kafkasya’daki yeni gelişmeler konusunda olsun, Afrika’ya ve Balkanlar’a açılım ve ittifak kurma konusunda olsun AK Parti’yi hâlâ bekleyen ciddi görevler bulunmaktadır. Özellikle sadece Arap Baharı, Irak’taki yeni yapılanma ve Kuzey Irak’ın geleceği, İran’ın geleceği, Suriye’nin yeni konumu, Ürdün, Lübnan ve Suriye ile geliştirilen ilişkiler birlikte okunduğunda bile Türkiye’nin elitist sosyal demokratlarıyla milliyetçiliğin dar kalıplarıyla konuya yaklaşan bu iki büyük muhalefetin meselelere yaklaşımı doğrusu gerçekçi gözükmemektedir. AK Parti’nin iç ve dış politika mesuliyetini alabilecek bir konumu henüz iki parti de gösterememektedir. McLuhan der ki: “Unutmayalım ki her şey değişmekte siz, aileniz, komşularınız, eğitiminiz, ‘öteki’ dediklerinizle toplumsal ilişkileriniz. Evet, bütün bunlar dramatik bir şekilde değişim geçiriyor.” Kısacası ne CHP’nin muhafazakâr (a)sosyal demokrat yaklaşımları ne de MHP’nin geleneksel milliyetçilik naraları gelişen değişmiş halkın karşısında değişmedikçe Meclis’te ciddi bir muhalefet olarak bile yer edinmeleri zor görünüyor.

Son olarak, Emek, Demokrasi ve Özgürlük (EDÖ) şiarı altında seçime giren bağımsız adayların iç ve dış meselelerle ilgili 2007 seçim beyannamelerine göre dar kapsamlı ve sönük bir beyanname hazırladıkları söylenebilir. Elbette BDP’nin baraj sorunundan ötürü parti kimliği ile seçimlere katılamamış olması bunda rol oynamış olabilir. Başbakan Erdoğan’ın 2007’de ortaya atmış olduğu ve sonrasında ‘tereddüde’ düştüğü demokratik açılım yaklaşımı doğruydu ve bunda sebatlı olunmalıydı. Demokratik açılımın bir boyutunun da siyasi katılım hakkı olduğu düşünüldüğünde umut edelim ki 2015 seçimlerine artık barajın makul bir düzeye çekileceği ve normalleşme sürecinin daha bir içselleştirileceği bir siyasi olgunluk ortamında girilsin. Normalleşme süreci açısından bağımsızların, ‘söylemleri-eylemleri’ kadar AK Parti’nin ‘söylemleri’ de kritik eşiği aşmamalı ve tansiyon iyi ayarlanmalıdır. Seçimlerin demokratik olgunluk içerisinde yaşanması, içerisi olduğu kadar yakın bölgemizdeki gelişmeler açısından da hayati önemdedir.

Doç. Dr. Mehmet Hasgüler





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir