Anasayfa / Pazarlama ve Satış / “Pazar yeri” turizmi

“Pazar yeri” turizmi




Sebze, meyve satmak yeterli değil. Büyük pazarlar aynı zamanda insanların sosyalleştiği, yiyip içtiği turistik yerler olmalı. Turistik cazibe merkezleri olarak konumlanmak…

BAŞLIĞI okuyunca hemen şu soru akla gelebilir: Ne demek pazar yeri turizmi? Hani şu bildiğimiz semt pazarları ise kastedilense bunun turizmle ne ilgisi var?

Evet, ilk bakışta soru doğru gibi görünüyor. Mesele, sosyolojik algi açısından bir toplumun pazar yerlerinden ne anladığına bağlı…

Önce konuyu biraz gerilere götüreyim… Aslına bakarsanız ‘pazar yeri’ dediğimiz şey tüm kültürlerde ticaret olgusunun başlangıç noktası. En basit şekliyle tarihte büyük rağbet gören hayvan panayırları geliyor akla. Ortaçağa girmeden esnaf sınıfı oluşmadığı için alışveriş değiş tokuş şeklinde buralarda yapılırmış. Paranın resmen tedavüle girmesi ise Antik Yunan’da gerçekleşmiş.

Pazar yeri

RENKLİ PAZAR YERLERİNİN DOĞUŞU

Antik Yunan uygarlığında kent yaşamı başlayınca temel ihtiyaç maddeleri pazar yerlerinde satılır olmuş. Akla gelebilecek her şey; emtia, gıda maddesi, giyim kuşam… Üstelik o ünlü pazar yeri ‘agoralar zamanın eğlenme, dinlenme, sosyalleşme ve politik söylem alanlarıymış.

Pazar yerinde ticareti zamanla kurumlaştıranlar ise başta Akdeniz olmaz üzere, Ortadoğu ülkeleri olmuş. Süreç Sümerlilere kadar uzanıyor. Ve tabii Çin ve Hindistan’ı da unutmamak lazım…

Pazar yeri kültürünü oryantalist bir algıyla güçlendirip geliştirenler ise ‘İpek Yolu’ üzerindeki ülkeler. Zamanla başta İran, Mısır ve Afrika’nın kuzeyinde dünyanın en muhteşem pazar yerleri kurulmuş. Nitekim Farsça tacir anlamında ‘bazargân’ (bezirgan) sözcüğünün doğuşundan önce ‘bazâr’ kelimesi batıya ‘bazaar’ olarak geçmiş.

Pazar, sosyal ekonomi olgusunun doğduğu yer aynı zamanda. Kültürler arası ilişkiler pazar yerlerinde başlamış. Ticaretten vergi alınması yine ilk kez pazar yerlerinde gerçekleşmiş. Dağınık yerleşimlerde toprakla uğraşan halk belli günlerde işi gücü bırakıp pazar yerine gelir; yiyip içer sosyalleşirmiş. (Bu süreç kültürlerin gelişme tarihi adına başlı başına bir etüt konusu)

Sonra, kentlerin büyümesiyle pazar sayısı artmış. Kent içinde belli alanlar ve sokaklar pazar yerlerine tahsis edilmiş. Doğuda şairler, hikâyeciler; batıda müzisyen ve gösteri sanatçıları pazar yerlerine renk katıp duygu yüklemişler.

Türk İslam tarihinde zikredildiğine göre pazar yerleri çeşitli ırklardan insanları buluştuğu kozmopolit yerler olmuş hep. Çoğu tarihçi Türklerdeki Ahîlik Kültürü’nün bu pazar yerlerinden doğup geliştiğini söylüyor. Batıda ise ortaçağ pazar yerlerinin kurulmasını -cemaat toplamak amacıyla- çoğunlukla kilise organize etmiş.

SOKAK PAZARI KÜLTÜRÜ

Bu kadar uzun bir girişten sonra konumuza gelirsek…

Pazar yeri dediğimiz şey şu bizim cümle belediyelerin anladığı şekildeki noktalar değil elbet. Belli günlerde sokak aralarında kurulan sebze meyve ağırlıklı yerler hiç değil.

Pazar yeri bugün batıda geçmişin mirası olarak yaşatılan gastronomi ve taze ürün karmasından oluşan çok renkli ‘yaşanacak’ yerler. Ve pazar yerleri gurme heyecanların tatmin edildiği açık hava müzeleri aynı zamanda.

Günümüz dünyasından birkaç örnek vereyim hemen: İyi bildiğimi sandığım Paris’in ‘marche de clignancourt’u mesela… ‘Klinyankur Pazarı’ üç buçuk hektar arazi üzerine -üstelik kentin ortalık yerine- kurulan, 3 bine yakın standm yer aldığı ucuzcu ama çok hareketli bir pazar. Ne ararsanız var; ummadığınız ayaküstü lezzetler de dahil…



Daha sofistike gastronomi ağırlıklı pazarlar da bulunuyor Paris’te. Ama ‘ürün’ ve ‘lezzet’ dengesi deyince akla hemen Amsterdam geliyor. Ortaçağda tarım ve hayvancılık kültüründen gelen yansımaların lezzete eşlik ettiği; en nadide şeylerin bulunabildiği otantik pazarlar burada.

En ufağı ünlü Hollanda peynirlerinin gurme lezzetlere dönüştüğü ve sanki mücevher gibi satıldığı ‘Lindengracht Cumartesi Pazarı.’ Hemen yanı başında organik ürünleriyle ünlü; peynir ve fırın ürünlerinin zirve yaptığı ‘Noordermarkt’ var. Ve Hollanda deyince her şeyi bulup tadabileceğiniz bir başka pazar: ‘Albert Cuypmarkt.’

ASIRLARDIR HEP AYNI YERDE

Avrupa’da lezzetin ve ürünlerin birlikte satıldığı yerler o kadar çok ki… Almanya, Fransa, Belçika gibi harika pazarların bulunduğu sahaları bir an unutalım ama Viyana’yı atlamak olmaz: ‘Naschmarkt’ı yalnız ürünleriyle değil, kafeleri ve restoranlarıyla birlikte hatırlayalım.

Avrupa’da ilginç kapalı binalar da var pazar yeri olarak… Bizim renksiz; üstüne metal çatı çekilmiş gürültü ve telaş mekânları değil bunlar. Örnek mi? Budapeşte’de 1800’lerde yapılmış klasik opera binası tadında harika bir yer mesela. ‘Merkez Hali’ olarak bilinen egzotik mekânda yalnız sebze meyvelere değil; sunulan lezzetlere de hayran kalmamak mümkün değil.

Ve yine bir ülkenin gastronomi kültürü hakkında fikir edinmek istenirse yıllardır aynı yerde kurulan yarı açık bir pazar için Floransa’ya gitmeli: ‘Mercato Centrale’ bunlardan biri. Ama İstanbul’un şu bildiğimiz üstü kapalı pazar yerleriyle karşılaştırmamalı, acayip karizmatik bir kişiliği var bu pazarın.

Örnekler o kadar çok ki; sayıları yüzleri bulur. Hepsinin ortak noktası semt ya da sokak pazarlarının gastronomiyle ilişkilendirilmiş olması. Tıpkı Ispanya’da olduğu gibi: işlenmiş et çeşitleri, egzotik meyveler, hamur işleri ve akıl almaz deniz ürünü lezzetleri…

Tüm bunların üstünden şöyle bir teğet geçtikten sonra şimdi bize bakalım bir de… Turistlerin ilgi gösterdiği ama gastronomi kültürünü arayıp da bulamadığı birkaç pazar var bizde. Benim görüp de keşke burayı aynı zamanda bir lezzet pazarı haline getirebilseydik dediğim yerler.

Geleneksel çarşı kültürünün otantizmini yansıtan ‘Tire Pazarı’ en başta. Çeşme’de kurulan ‘Alaçatı Pazarı’ ve Bodrum’u besleyen ‘Yalıkavak Pazarı’… Belki buna ‘Garılar Pazarı’ olarak da ünlenen ‘Bartın Pazarı’nı da eklemek mümkün. Peki, eksik olan ne? Beslenme kültürünün tüm buraları es geçmiş olması. Diğer pazarlar ise belediyelerin yerel aklıyla düzenlenmiş sıradan yerler.

Anadolu’nun zenginliğini bir düşünün!.. Avrupa’yı katbekat geçecek beslenme kültürünün yansıdığı renkli pazar yerleri neden bizde olmasın? Sadece yabancı turistler için değil, beton blokların içine hapsedilmiş AVM’lere inat; açık havada kendi vatandaşlarımızın yiyip içerek alışveriş yapacağı yerler.

PROJELERİ ÖZENDİR HİÇ OLMAZSA

Belediyeler bu incelildi işi ülkemizde başarabilir mi bümiyorum ama en azından kültür ve estetik tercihlere öncelik tanıyan, Türkiye’yi bu konuda dünyaya tanıtacak girişimcilere ihtiyaç olduğu kesin.

Şöyle kıyıda köşede belediyelerin lütfen tahsis ettiği alanlarda gözleme yaparak, köfte satarak lezzet pazarları oluşmaz. Bu işi bir bilene emanet edip stantlarmda hem satış hem de yöresel spesiyaliteleri sunan meraklılar gerek.

Avrupa pazarlarına bakınız; çoğu girişimcisi kadın. Bizde de kısmen öyle ama onları eğitip yetiştirerek birer gastronomi elçisi yapamaz mıyız?

Unutulmasın ki, dünyada pazar yerleri geçmişin otantik ruhunu koruyarak evrimleşiyor; renkli lezzet kültürü alanlarına dönüşüyor. En azından Avrupa ve Japonya’da su ürünleri konusunda uzmanlaşan pazarlara bir bakın. Oradaki ürün çeşit ve lezzetlerini rüyanızda bile göremezsiniz.

Lezzet gösterisi deyince Türkiye’nin eline kimse su dökemez yine de. Örnek birer uygulama olarak gıda üreten büyük şirketlerin sponsorluğunda bu işi kotarmak mümkün. Yeter ki, pazarı turistik ağırlıklı faaliyet alanı şeklinde algılayabilen belediyeler olsun. Ve görün bakın; kilometrelerce ötelerden yerli yabancı herkes değişik bir alışveriş deneyimi yaşamak için nasıl akm edecek buralara!..





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir