Anasayfa / Makaleler / Reytingin yolu enişteyle baldızdan mı geçiyor?

Reytingin yolu enişteyle baldızdan mı geçiyor?




Uzun yıllardır ekranlarda olmasına rağmen gün­demden hiç düşmeyen Yalçın Çakır ile yeni baş­ladığı Politik Reality adlı programının hemen sonrasında bir araya ge­liyoruz. Her ne kadar Çakır’ın o günlük can­lı yayını sona erse de hâlâ yapılması gereken çok iş ve dinlenilmesi gereken çok kişi var. Biz de röportaj öncesi şahit oluyoruz tüm bu ka­mera arkası görüntülere… Çakır, yaklaşık bir senedir Pozitif Reality ismini verdiği progra­mında kayıpları bulmaya çalışıyor. Hâl böyle olunca da kayıp yakınları bir an olsun boş bı­rakmıyor Çakır’ın kapısını… Çakır’ın prog­ram sonrası ilk konukları iki kızı da evden kaçmış yaşlı bir çift… Aslen Adanalı olan çift kızlarını aramak için İstanbul’a gelmiş, Flash TV’nin Bakırköy’deki stüdyolarının karşı­sındaki parkta kalıyor. Öncelikle çifte ilçe misafirhanesinde yer bulabilmek için notlar alınıyor, ardında da çiftin ismi ertesi günkü canlı yayına çıkacaklar listesine yazılıyor. Ga­zetecinin kapısını çalan bir diğer konuk da Afganistanlı bir genç… Bir süredir karısını arayan gencin dosyası da Çakır’ın önünde çözülmeyi bekleyen diğer dava dosyalarının arasında bekliyor. Oğlu kayıp olan ve ısrarla Çakır’ın cep telefonunu öğrenmek isteyen yaşlı kadın ve estetik ameliyatı olmak için sıra bekleyen yüzü yaralı genç de Çakır’dan medet umanlar arasında…

Her ne kadar çoğumuz Yalçın Çakır’ın programlarını medya arkası programlardan bir komedi unsuru olarak tanıyor olsak da ekrana gelen konuların ve konukların çoğu aslında içlerinde büyük bir trajedi barındırı­yor. “İnsanlar bu programlara gülüyorlar ama bunlar bizim gerçeklerimiz” diyen Çakır, “As­paragas işler yapıyor” diyenlere de oldukça sert bir şekilde yanıt veriyor: “Gelin Bebek’te veya Bodrum’da gezeceğinize halkın arasına inin ve halkın gerçeklerini görün.” Çakır’ın sektöre dair açıklamaları da bundan ibaret değil… Bir saati aşkın süren röportajda Yal­çın Çakır ile yıllardır üzerinden çıkaramadı­ğı reality program sunuculuğunu, kendisine yöneltilen eleştirileri, televizyon ve reyting sisteminde yaşanan çarpıklıkları ve “kirli reyting’e hayır” manifestosunu konuşuyoruz. İşte kendi tanımlamasıyla sivri dilli gazeteci­nin sektörü karıştıracak açıklamaları…

Yalçın Çakır neredeyse 15 yıldır ekranda farklı realite programlarıyla ama aynı kanalda… Bu tür programlara ilk ne za­man ve nasıl başladınız?

Gazetecilikte 35’inci yılımı doldurdum. Ga­zetecilik hayatıma Hürriyet gazetesinde baş­ladım, sonrasında Milliyet, Yeni Asır ve uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde çalıştım. Ga­zetelerde de haber müdürlüğü ve istihbarat şefliği gibi farklı görevlerde bulundum. Ar­dından televizyona geçerek farklı kanallarda belgeseller ve programlar yaptım. Daha sonra 1993 senesinde Flash TV kurulduğunda bu kanala geçtim ve o tarihten beri de burada­yım. Bu süre zarfında üç kere kendi rızamla ayrıldım. Birinde yaptığım bir program yü­zünden aldığım ceza dolayısıyla bırakmak zorunda kaldım. Bizim gibi adamlar yedek lastiktir. Nereye koyarsanız orada iş yaparlar. Reality programlara başlamamın hikâyesi ise şöyle; ben o dönemde Düzlem Ayna isminde çok sert bir haber programı yapıyordum. Bir reality ekibi oluşturulması gündeme geldi. Aykut Oray ile birlikte Acı Umut diye bir programa başladık. Programda insanların sosyal sorunlarını ortaya koyuyorduk. Son­ra rahmetli Aykut Ağabey bu işten sıkıldı ve ben yola tek başıma devam ettim. O tarihten beri de kimi zaman siyasi içerikli kimi zaman haber içerikli kimi zaman da sosyal içerikli 40’ın üzerinde program yaptım. Benim çok hırslı bir yapım var, bu nedenle programının içeriği ne olursa olsun hep çok konuşulan iş­lere imza attım.

Yıllardır ekranda olan biri olarak sor­madan geçmeyelim; Türk halkı neleri iz­lemeyi seviyor, yüksek reyting toplamanın püf noktaları nedir sizce?

İş Peşinde diye bir proje yapmıştık geçtiği­miz senelerde. Krizin Türkiye’de de sert bir şekilde hissedildiği bir dönemde iş arayan­larla işverenleri biraraya getirdik. Yapamaz­sın, işveren bulamazsın diyenler oldu. Ama buna rağmen program ana haber bülten­lerinde yer aldı hatta belgeseli bile yapıldı. Burada kritik nokta halkın ilgisini çekmek değil, ben burada reality’den bahsediyorum. Reality programlarını mikrodalga fırına benzetiyorum.

İçinde piliçler kızarırken tavuklar da otur­muş piliçlerin kızarmasını seyrediyor. Yani aslında kızaran kendisini izliyor. Bizim program da işte böyle… Bir nevi ayna gö­revi görüyoruz. Vatandaş kendi sorununu ekrandan izleyebiliyor. Ben de sunuculuk yapmıyorum aslında. Burada gazeteciyim ve tepkilerimi normal bir vatandaşın dile getir­diği gibi getiriyorum. ‘Yuh’ denilecek yerde ‘yuh’ diyorum, tebrikler denilecek yerde de tebrikler diyorum. Böyle bir duruş sergi­lediğim için de insanlar bana “ailenin deli­kanlısı” diye bir sıfat yakıştırdılar. Ekranda kendilerinde eksik olan bir şeyi görüyorlar, bu da onlara programı seyrettiriyor.

Neden özellikle medyada bu denli sık yer alıyorsunuz? Neredeyse yaptığınız her programı bir medya arkası programında irdelenirken görüyoruz.

Bütün yaptığım işler hep uç noktadadır. Çünkü ben laylaylom işleri sevmiyorum. Sonuna kadar giden ve sonunda ne olursa olsun gerçeği ortaya çıkan işleri yapmaktan tatmin oluyorum. Bu nedenle yaptığım her iş olay olur. Ulucanlar Cezaevi’nde pornoyu ilk çıkaranlardan biriyim ben. Sol görüşten gelmeme rağmen çok aykırı bir duruşumun olduğuna inanıyorum. Siyasi içerikli bir program yaparken İstanbul Üniversite’nde ikna odalarının kurulduğunu, türbanlı kızla­rın bu odalara alındığını ve bu odalarda aynı zamanda kamera olduğunu da duydum. Bu bilgiden yola çıkarak da bir program yaptım ve ortalık karıştı. İzni dahilinde olmadan bir insanın kameraya alınmasının insan hakları­na aykırı olduğunu düşündüğümden dolayı bu uygulamaya karşı durdum. Toplumsal gösterilerde polisin normal güç kullanma­ması gibi bir durum söz konusu oluyor ve biz buna karşı çıkıyoruz. Bursa’da bir kızımız da­yak yedi ve ben buna da karşı çıktım ve İnsan Hakları Derneği’ne nerdesiniz diye seslen­dim. Cezaevlerine düzenlenen operasyonlar sırasında Ulucanlar Cezaevi’ndeki cezaevi görevlilerini suçlu gösteren resmi raporu ele geçirip acımadım ve yayınladım. Buca’da ya­şanan olaylara karşı dik durdum, yargılandım ve 24 yıla kadar hapis cezamın istendiği da­valar açıldı.

Türkiye’de vajinismus denilen olayı ilk kez ekrana getiren benim. Çok ciddi bir sağlık sorunu olduğunu düşünüyorum. Böyle bir hastayla karşılaştığımızda Haydar Dümen’e danıştık. Onun bu konuda bir tedavi yön­teminin olduğunu duymuştuk. Bunu prog­ramımıza taşıdığımızın ertesi günü tüm ya­zılı ve görsel basınla, medya arkasını işleyen programlara düştüğünü gördük haberimizin. Ardından da 200 binin üzerinde kadının bu sorunu yaşadığını öğrendik ülkemizde. Böy­le dikkat çekici programlar yaptığımız için de hep gündeme geldik. Çok enteresandır, bizim medyamızda doğru ve ciddi haberler yaptığınız zaman haber değeri kazanmıyor ama komik, sansasyonel, çarpıklık içeren ko­nuları ele aldığınız zaman haber değeri taşı­yor. Şimdi Okan Bayülgen, Yüksel Aytuğ ve medya arkası yapan programlar benim 167 tane kızı bulup evine gönderdiğim bilgisini haber yapmazlar çünkü bu ilgi çekmeyecek ve komik karşılanmayacak.

Tam da bu noktaya gelecektik. Özellikle Okan Bayülgen’in Medya Kralı progra­mına Pozitif Reality’de yayınlanan kimi bölümlerle hemen hemen her hafta konuk oluyorsunuz. Programınız, konuklarınız adeta burada bir komedi unsuru olarak ele alınıyor. Peki, sizin bu yaratılmaya çalışı­lan algıya verilecek bir cevabınız var mı?

Okan Bayülgen’in, Beyaz’ın ve Yüksel Aytuğ’un sayesinde bizi AB denilen grup da tanımış oldu. İnsanlar bu programlara gülü­yorlar ama bunlar bizim gerçeklerimiz. En son olarak Okan Bayülgen Medya Kralı’nda bir bölümünü yayınladı bizim programı­mızın. Stüdyoda bulunan arkadaşların bir kısmı sanatçı bir kısmı da bizim sektörü­müzden isimler. Bunlar gerçek olamaz, ya manipüle ya asparagas işler dediler. Ben de ekrandan çağrı yaptım: “Gelin Bebek’te veya Bodrum’da gezeceğinize halkın arasına inin ve halkın gerçeklerini görün” dedim. Bana 1994 yılından bu yana hiçbir programımda asparagas yaptığımızı, konuyu çarptırdığı­mızı kimse ispatlayamadı. 26 bin 230 kişiye bugüne kadar yardım etmişiz. Ocak ayından bu yana 167 kişiyi bulup çıkarmışız. Gül­dükleri konular aslında bizim halkımızın gerçek sorunları aslında. Geçmiş dönemde Okan Bayülgen’in programına katılmam için anonslar yapıldı ve bir gün kalkıp gittim. İnternetten bilgiler çıkarmışlar benim hak­kımda. Bu bilgilere dayanarak Okan bana gazetelerin haftasonu eklerini evine sokma­yışımın nedenini sordu. Verdiğim cevap da “Gazetelerin hafta sonu eklerinde kadın pa­zarlıyorlar” dedim. Bunu söylerken de benim eleştirdiğim bir konu vardı ve bir örnek ve­rerek açıklamaya çalıştım. Kadının bir tanesi arabaya yaslanıp poz vermiş ve demiş ki sev­gilim aldı. Genelevde çalışan kadının yaptığı bir iş var dedim ama ben bu kadının yaptığı işe bir isim koyamıyorum dedim. Ortalık bu açıklamamdan sonra birbirine girdi. Prog­ramda alkışlar koptu, reklam arasına girildi ve anlaşmam dolayısıyla reklam arasından sonra ayrıldım. Övgü de aldık, yergi de aldık. Ama benim dilim sivridir, vatandaş nasıl ko­nuşuyorsa ben de öyle konuşuyorum.



İnsanlar gülüyorlar ama…

İnsanlar gülüyorlar evet ama her gülünen şeyin arkasında bir dram var. Şu an birçok programım benim video paylaşım sitelerin­de. Onlardan birinde Doğu kökenli bir va­tandaşımız var, adı Muhsin… Ağırbaşlı bir adam ve baktığınız zaman ürküyorsunuz. Programda karısının sesini duyunca bağıra­rak, böğürerek ve hıçkırarak karısına seslen­meye başladı. Bu video insanlara komik geldi ve 2 milyonun üzerinde tıklama aldı. Ben komik bulmadım çünkü bir adam en doğal haliyle orada karısına sevgisini dile getirdi. Keşke herkesin eşi veya sevgilisi sevgisini böyle samimi ve içten dile getirebilse…

Yıllardır Flash TV’de program yapıyor­sunuz? Köklerinize çok mu bağlısınız yoksa hiç diğer kanallardan transfer tek­lifi almadınız mı bugüne kadar?

Diğer kanallardan çok teklif aldık. Ama git­meyişimin iki temel nedeni var: Biri benim kendi endişelerim. Ben basın emekçisiyim ve emeğim yaptığım iş… Flash TV’de bana bu­güne kadar asla müdahale edilmedi. Benim yüzümden herhalde hiçbir kanalın yöneticisi bu kadar para ve kapatma cezası almamıştır. Benimle birlikte genel yayın yönetmenim de hapis cezalarıyla yargılanmıştır. Emekçi olduğum için de bir de maaş ödenmesindeki titizliğe bakıyorum. Her ayın 5’inde maaşımı alıyor muyum, alıyorum. Bu benim için çok önemli. Bir büyük kanalla görüştüğümüz geçtiğimiz dönemlerde. Benim 10 senede kazanamayacağım bir parayı peşin olarak teklif ettiler ve altı aylık bir program yapalım dediler. Ama kabul etmedim. Burada kafam rahat, karışanım görüşenim yok üstelik uzun yıllar burada olduğum için sorunları daha kolay çözebiliyorum.

Peki, bu teklifleri reddedişinizde reyting kaygısı yatıyor mu?

Büyük kanallarda endişe reytingle, reyting de parayla ilgili… Önümüze bir sözleşme ko­yuyorlar ve pay diye bir hesap var ortada. Bu reyting payı düştüğünde size ödenen para da düşüyor. Ben kendime güveniyorum. Büyük kanalların çoğundaki programlara konuk gittim. Biz de aptal değiliz ve anlık reyting­lerden takip ediyoruz durumu. O program­lar neymiş, ben konuk olunca ne olmuş, tüm bunlar takibimizde. Gittiğimiz her prog­ramda reytingin arttığını görüyoruz. Bir de kanal reytingi diye bir konu da var ortada. Flash TV’de 1,2’lik reyting alıyorsanız, bü­yük kanallarda bu rakamı dörtle çarpma­nız gerekiyor. Türkiye’deki reyting sistemi bizim gerçeğimiz. Her sabah bilgisayarın başına geçip reyting sıralamasında karnemi­ze bakıyoruz ne yapmışız diye. Bu sistemin adil olduğuna inanmıyorum ama sistem böyle kurulmuş. Televizyon yöneticileri de bu karneye bakarak karar veriyorlar. Eğer reytinginiz ilk 20 içine girmiyorsa A grubu kanallarda, gidiyorsunuz paldır küldür. Ma­alesef hayatın gerçeği bu… Bir de işin şu bo­yutu var; ilk 20’ye giren programların hepsi çok mu kaliteli? İşte bu çok tartışılır… Koy bakalım National Geographic’in kaliteli bir belgeselini bakalım sonuç ne oluyor? Veya sağlam iki tane profesörü karşı karşıya getir -ama benim burada kastettiğim küçük dille­rini gösteren pazar çığırtkanları değil- bak bakalım reyting alıyor mu? İnsanlarda bir alt bilinç oluşturuldu. Kavga, seks, aldatma, intikam varsa, yeğen dayısının karısını götü­rüyorsa, enişte baldızına asılıyorsa reyting alıyor.

Bu alt bilinci kimler oluşturdu? Yapım­cılar mı?

Bunu sadece yapımcılara yükleyemeyiz. Bu­rada yazılı medyadan gelen bir algı var. Özel kanallar kurulduğunda TRT’den kısıtlı bir insan geçti bu kanallara, diğerleri de yazılı basın kökenliydi bu kişilerin. Uzun yıllardır bu beyin yıkama ve egemen güçlerin isteği­ne göre algının yönlendirilmesi bugün bu aşamalara geldi. Düzgün iş yaparsan reyting yok, saygın işler yaparsan reyting yok. Üste­lik artık bunun dahi sınırları zorlanmaya baş­landı. Dizilerde sınırlar zorlanıyor, yarışma­larda sınırlar zorlanıyor, bugün acaba nasıl bir saçmalık yapsam reyting alsam diye düşü­nülür oldu. Televizyon çok çabuk tüketilen bir iş… Dün yaptığın yemeği bugün yedirme gibi bir şansın da yok. Tadını veya çeşidini değiştirmek zorundasın. Üstelik bunu her gün yapacaksın. Benim gibi kuşak çalışanlar her gün farklı bir şey üretmek durumunda yoksa izleyici hemen kaçar.

Yaptığınız işlerden kişisel haz alıyor mu­sunuz yoksa az önce bahsettiğiniz sistem mi bunu size zorluyor?

Ben gazeteciyim. Aktif olarak habercilik yap­tığım dönemlerdeki habercilik yapılsa ben bugün bu işi bırakır muhabirliğe dönerim. İyi işler çıkaran, haber dosyaları yapan arka­daşların programları da gecenin bir yarısında yayınlanıyor ve reytingi de ona göre oluyor. Ayrıca bugün Türkiye’de 30 milyon dolar­lık bir yolsuzluk ortaya çıkarsan kimsenin umurunda olmuyor. Adam 30 milyon doları hortumlamış deseniz, adam 12 Eylül’den ka­lan mantaliteyle helal olsun diyor. Yaptığım işten memnun muyum, memnunum. Bu iş bana kaldığı ilk an şaşırmıştım. Sonra sonra bu gömlek üstüme oturdu ve şimdi de çıka­ramıyorum. Oldukça hararetli seçim prog­ramları yaptım reality’e geri döndüm, haber ve yarışma programları yaptım yine reality’e geri döndüm. Oldukça yorucu bir iş, kafanı­zı yastığa koyduğunuzda onlarca ses geçiyor aklınızdan.

Bir süreden beri kirli reytinge hayır diyor ve bu konuda ekranlardan çağrı yapıyor­sunuz. Nedir buradaki amacınız?

Eline, beline, diline sahip ol sözüne çok inanmışımdır. Yaptığım programlara da za­man zaman kirlenmiş insanlar gelir. İnsan herkese karşı yalan söyleyebilir ama evde kendi kendinize kaldığınız zaman gerçeğin ne olduğunu sadece siz bilirsiniz. Temiz medya denince insan önce kendisi temiz olacak. İş peşinde koşmayacak, devletin ku­rumları üzerinden milyarlar götürmeyecek, dürüst ve namuslu olacak. Medyayı bu hale biz getirdik, gürültü, patırtı, bağırış çağırış içinde geçiyor zamanımız. Ama bunu ge­çecek ve atlatacak Türk medyası. Bu süreç Avrupa’da da yaşandı. Nasıl sayfa mizanpaj­larında bir değişim yaşıyorsak, bu süreci de atlatacağız. Bazı gazetelerin internet sitele­rini açamıyorum. Kendimi porno siteye gir­miş gibi hissediyorum.

Yaptığım işten yola çıkarak söylüyorum ve ekranlarda kirli reytinge hayır diyorum. İd­diam da şu gelsinler benim programıma, is­tedikleri odaya girsinler, istedikleri konukla konuşsunlar ve asparagas yapıp yapmadığını görsünler. Manipüle edilmiş, konuğu ör­gütleyen işlerin yapılmasına karşıyım. Aynı zamanda bir zamanlar benim de yaptığım ve şimdi yapmaktan pişmanlık duyduğum aile hayatını fazla irdeleyen ve deşifre eden prog­ramların ekrana taşınmasına da karşıyım. Bu tür programlar yapınca çok konuşuluyorsu­nuz, medya sizi yakından takip ediyor ama uzun vadede bu tür programların ne size ne de topluma bir faydası var. Üstelik geçmişini­ze yakışmadığı gibi sosyal sorumluluk çerçe­vesine dahi uygun düşmüyor.

Kirli tiraj diye de bir şey vardı zamanında. Öyle manşetler atılıyordu ki gazete sayfala­rına çok konuşuluyordu. Bir ara yaptığım programlarda buna kaçtım. Çünkü reyting getiriyordu ama bir süre sonra normal bir ko­nuya döndüğünüzde reytingin hızla eridiğini görüyorsunuz. O nedenle de bir yıldır bu tür programlar yapmadığım gibi kirli reytinge de kirli içeriğe de hayır diyorum.

Flash TV’de aynı anda farklı isimlerle program yapıyorsunuz.15 yıldır da bu ekrandasınız. Yüzünüzün eskimesi gibi kaygılar taşımıyor musunuz?

Flash TV’nin yayın akışının yaklaşık yüzde 40’ını ben dolduruyorum. Buna rağmen öyle bir kaygım yok. Ben ilaç değilim ki son kul­lanma tarihim olsun.

Geçtiğimiz haftalarda yeni bir siyasi içe­rikli programa başladınız. Biraz da bu programdan bahsetsek…

Ben her seçim döneminde mutlaka bir po­litika programı yaparım. Yeni programı­mım doğrudan vatandaşın ve seçilmişlerin katıldığı bir formatta… İlçe belediye baş­kanlarından başladık, parti meclisi ve genel başkan seviyesine kadar gitmeye çalışacağız. Referandum döneminde de bu süreci hızlan­dıracağız. Programın adının Politik Reality olmasının nedeni de benim kıytırık program yapamamam.

Pınar Akbıyık Yıldız





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir