Anasayfa / Sağlık / Sağlığınızı Kendiniz Yaratın

Sağlığınızı Kendiniz Yaratın




Hiç düşündünüz mü, niye bazı insanlar bir çeşit hastalığa yakalanıyorlar, diğerleri başka türlüsüne ya da niye bazıları iyileşiyor da bazıları hayatlarını kaybediyor?

sagliginizi kendiniz yaratinHer şeyi doğru yapanlar; sağlıklı beslenenler, spor yapanlar ya da sosyal tanımlamamızla her şeyi olan insanlar… İyi bir evlilik, iyi bir aile, başarılı iş, düzenli gelir… Ama, genç denebilecek bir yaşta kronik veya ölümcül bir hastalığa yakalanıyorlar…

Dışarıdan her yönleriyle mükemmel görünen bu kişilerin, acaba iç dengeleri nasıl?

Yukarıdaki üç küçük paragraf da Hayatla Mücadeleden Yaşamaya Geçiş adlı kitabımın “Sunuş” kısmındaki ilk paragraflar. O kitabı; hayatımda şimdiye kadar yaşadığım tüm tecrübelerin gözümü açıp beni gerçekten eğittiğine inanarak yazmıştım. .. Sağlığın veya hastalığın “iç dengemiz”le ne kadar alakalı olduğunu fark ettiğim zamandan bu yana, zararın neresinden dönsem kârdır anlayışıyla gerçekten sağlıklı ve dengeli bir yaşam için ciddi bir yatırım yapıyorum… Yıllarca, istemediğim şartlara karşı koyarak veya tepki vererek, bilinçsizce yaşamış olmanın ağırlığını artık fiziksel ve ruhsal olarak hissetmeye başlamıştım. Genç yaşta vücut daha dayanıklı olduğundan, kendimize yaptığımız baskıların etkisini hemen hissetmiyoruz…

Vücudumuzun tolerans seviyesi oldukça yüksek ama 40’lı, 50’li yaşlara gelindiğinde, kendimize yaptığımız bu gaddarlığın bedeli hem ruhsal, hem fiziksel olarak ortaya çıkmaya başlıyor… Biz insanlar şiddeti seven yaratıklarız, ancak şiddet doğamız değil, seçimimiz. Hayatımızdaki şiddetten (duygusal veya fiziksel) dışarıdaki herhangi bir nedeni sorumlu tutarız… “Ben de sonuçta insanım” diyerek, sorumluluğu kendi üzerimizden atar ve bu şiddeti insan doğasının kabul edilebilinir bir parçası olarak görürüz… Halbuki ruhsal ve fiziksel sağlığımızın temeli, kendimize ve çevremize uyguladığımız baskı ve şiddetle çok alakalı. Önceki bölümlerde açıklamaya çalıştığım gibi, sağlığımızın kalitesini negatif duygularımızdan çok, bu duygulara karşı gösterdiğimiz tepkiler etkiliyor. Bir insanın negatif hislere karşı gösterdiği şiddetli tepkiler alışkanlık haline geldiyse, kendinden nefret etme, suçluluk, kendine acıma veya saygısını kaybetme gibi olumsuz hislerle dolu bir kısırdöngü içinde yaşamaya başlar ve bedeni ile ruhu bu durumdan son derece olumsuz etkilenir…

Bir insanı umutsuzluğa sürükleyen düşünce ve inanç şekli (böyle olacağını biliyordum, her şey zaten beni bulur, biliyorum, bu olumsuzluklar hayatımın sonuna kadar yakamı bırakmayacak gibi), kontrolü elden kaybetme duygusu, hayatın getirdikleriyle başedebilecek motivasyon ve kararlılığın olmaması, kendisine ve çevresine karşı hislerin bastırılması, dünyaya pesimist bir mercekten bakılması, limitlerinin ve kaynaklarının farkında olunmaması, gerektiğinde hayatında değişiklik yapmak için yol gösterecek vizyonun olmayışı, sağlığın kalitesini gerçekten çok olumsuz etkileyen önemli nedenlerden sadece birkaçı. Sağlığımızı ciddi ölçüde tehdit eden kendimize yaptığımız bu baskıyı fark etmiyoruz veya önemsemiyoruz ve sonuç bir kâbusa dönebiliyor. Bunu fark ettiğiniz an, işte adım atmanız gereken andır…

Pek çok insan sağlıklı yaşamın çaresini sadece diyet ve spor yapmak olarak görüyor ve en gerekli etkeni atlıyor. Iç dengesi. Çünkü içte dengenizi sağlayamadığınız sürece, diyete ve spora karşı da motivasyonunuzu uzun süre koruyamazsınız ve duygularınıza yenik düştüğünüz anda, devam etme hevesiniz kaçar. Gerekli motivasyonu korumak için öncelikle sağlığımızı önemli ölçüde tehdit eden duygusal streslerimizi ve tepkilerimizi gerçekten fark etmemiz gerekiyor.

Sağlığımızı tehdit eden duygusal stresler

Ph. D., Caryln Myss insana ait enerji sistemini derinlemesine inceleyen bir yazar. Myss’e göre duygusal bozukluklarımızdan kaynaklanan fonksiyonsuz bir yaşam tarzı, insanı kronik bir hastalık için ciddi riske sokuyor. Yazar, Creation of Health adlı kitabında, ciddi ve kronik bir hastalığa yakalanan insanların aşağıdaki sekiz duygusal davranış faktörlerinden en az birisini kendi yaşamlarında tanımladıklarını söylüyor…

İlki: Bir insanın hayatındaki çözümlenmemiş ve onu içten içe tüketen (yoğun) ruhsal, psikolojik bir sorundan kaynaklanan stres. Çocukluğundan bu yana süregelen bir reddedilme veya yetersizlik hissi olabilir veya daha yakın geçmişte yaşanmış bir olay; başarısızlık, aldatılmak veya eşinin ölümü gibi… Stresin türü ne olursa olsun, dramatik ya da değil, çözümlenmemiş ve kişiyi içten içe tüketen bir stres olması, ciddi bir hastalığa yakalanmasında geniş rol oynayabiliyor.

İkincisi: Negatif düşünce alışkanlığının kişinin hayatını kontrol etme derecesiyle ilgili. Yani negatiflik bizi ne kadar kontrol ediyorsa, zayıf düşme oranımız da o ölçüde artar. Bir insanın öncelikleri, Tanrı veya hayat hakkındaki inançları, düşünce şekli, o kişinin hayatı nasd yaşayacağı konusunda onu yönlendirir. Çünkü inançlarımız ve bakışımız hayata karşı duygusal tavrımızı belirler. Bu nedenle pozitif düşünce ve davranış, sağlıklı olmak için kaçınılmazdır. Ciddi hastalıklara yakalanan kişilerin genel yapıları çoğunlukla daha umutsuz, karamsar olmaya yatkındır. Mesela iyi bir eğitim almış, yetenekli bir kişi, her şeyin yolunda gittiği izlenimini verebilir. Ancak bu yüzeysel görüntünün altında yatan güvensiz kişiliği, kendisini bu başarıya layık görmeyebilir. Bu şekilde bir inanış başarısızlığı garantiler; başarısızlık öfkeyi ve hırsı doğurur ve bu tip olumsuz hisler ise kimlik haline gelerek fiziksel stresi ortaya çıkarır.

Üçüncüsü: Hayatlarında sevgi alışverişine giremeyenler.

Bunları her ne kadar duymuş ve okumuş olursanız olun, bir daha okumanız zarar vermez.

Sevmek ve sevilmek bize enerji verir, sindirimi düzenler, rahat uyku uyutur. Sonuç mu?… Kuvvetli bir bağışıklık sistemi ve daha sağlıklı bir yaşam.

İnsanların hayatları sevgi etrafında döner ve ilişkilerdeki stresli tecrübeler ve sevgisizlik vücudu çok yıpratır. Bir insan sevginin sıcaklığından yoksunsa, hastalığa da adaydır.



Dördüncüsü: Ciddi sorunlarla sıradan sorunları birbirinden ayıramayışımız ve tümüne benzer şekilde tepki gösterip kendimizi yıpratmamız… Hayatımızda kuvvetli duygusal tepki göstermeye değer durumlarla karşılaşıyoruz, o kesin, ancak pek çoğumuz dünyayı yerinden oynatmayan, basit, günlük problemler için de çileden çıkıyoruz. Ülser, yüksek tansiyon ve migren gibi hastalıklardan kaçınmak için daha önemsiz sorunlara gösterdiğimiz ağır tepkileri bırakmayı öğrenebilmemiz gerekiyor (işte hep farkındalıktan ve tepkilerimiz için seçimlerden bahsediyorum ya, burada çok netleşiyor).

Beşincisi: Sağlığımızı etkileyen faktörlerden biri de kontrolü ne kadar elimizde tutmaya çalıştığımızla ilgili. Bir şey üstünde egemen olmak, bildiğimiz anlamda mutlaka hep “benim dediğim olsun” demek değil. Yani hayatın akışına ve değişimlere daha esnek olabilmeyi, başkalarının gerçek ihtiyaçlarına cevap verebilmeyi öğrendiğimiz zaman hayatımıza egemen olabiliriz. Bu tip bir kapasite ve kontrol, “Etrafımdaki her şeyi ve herkesi mutlaka istediğim gibi yönlendirmem gerek”ten çok daha sağlıklı. Bazı insanlar yakın çevresinde olup bitenlerle ilgili tüm kontrolü elinde tutmaya çalışır ama bunu sağlamak için bu süreçte harcadığı olağanüstü enerji, endişe ve yaşadığı stres de onlara kalp krizi geçirtebilir, çünkü böyle bir durumda duygusal tepkilerimiz öfke, korku ve hırsla doludur.

Altıncısı: Kişinin vücudunun ihtiyaçlarına nasıl yaklaştığıyla ilgili. Alınan besinlerin niteliği, egzersiz yapıp yapmadığı, alkol ve sigara kullanıp kullanmadığı ve genetik yapısı sağlığın kalitesinin temelini oluşturur.

Yedincisi: Hayata bir anlam saptayamamak… Kişinin düşünce ve duyguları, içinde bulunduğu boşluk hissinden kaynaklanan bir ıstırapla doluysa, vücudu bundan ağır bir şekilde etkilenir. Çünkü umutsuzluk, depresyon ve değersizlik hisleriyle hayata karşı hevesini kaybetmiş bir insan, hastalığa davetiye çıkartır. Vücut duygusal ıstırapla yıpranır ve tükenir.

Sekizincisi: İnkâr etmeye meyilli olma… Yani derin problemlerle yüzleşmek yerine onları bloke etmek. Hayatın getirdikleriyle yüzleşememek muazzam bir stres yaratır. Hepimizin hayatında yüzleşmekten hoşlanmayacağımız, zorlanacağımız durumlar var ve bu durumu kabul edebildiğimiz, yani üzerinde tartışabildiğimiz zaman, artık onu inkâr edemeyiz. Kaçmakla problemler mucizevi bir şekilde yok olmuyor, problemi üzerini kapayarak içimizde canlı tutmak vücudu yıpratır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım sekiz nokta, hayatımı nasıl yaşadığımla ilgili benim gözümü çok açmıştı… Ancak şu da var ki, sadece “sağlıklı olmak için” değişmeye motive olamayız, yani sağlıklı yaşayacağım diye, birdenbire alışkanlıklarımızda köklü değişiklikler yapacak adımı atmak zor gelir, örneğin birbirine benzer yoğun karmaşık ilişkiler yaşayarak pek çok kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra, yeteri kadar ders aldıysak, ancak bu zinciri kırabilecek farklı bir adım atabiliriz ya da yüksek bir mevkiyi kaybetmek, büyük bir maddi kayıp veya ciddi bir hastalık gibi köklü değişimler, birdenbire, “Dur bir dakika, ben hayatımı ne kadar anlamsız şeylere değer vererek geçiriyorum,” dedirtir ve bizim için gerçekten değerli olanlara yönlenmeye başlarız.

New Orleans’taki sel felaketinde her şeyini kaybeden bir kadının televizyonda söylediği şu sözlerden çok etkilenmiştim: “Bu kasırganın bana öğrettiği, hiçbir şeyim olmadan da yaşantımı sürdürebileceğim…” Yani yaşadıklarımız, içimizdeki gücü fark etmemizi sağlıyor.

İçteki güç fark edildiğinde iki önemli sonuç ortaya çıkar.

• İnsan kendi sağlığının veya hastalığının oluşmasında, kendi tavır ve hislerinin ne kadar önemli rol oynadığını anlar.

• Kişi negatif tavrın, vücutta negatif sonuçlar yaratacağı konusunda hassasiyetini geliştirir. Bu farkındalık bir kez kazanıldı mı, özdeğerini artırmaya başlar…

Her insan içgücünü ortaya çıkaracak bir yol bulmalıdır. Çocukluğumuzdan itibaren gücü hep sahip olmakla bir tutmaya şartlandırılıyoruz. Para, statü, başkalarını kontrol edebilme imkânı, beğenilmek ve kabul edilmek için bitmek tükenmek bilmeyen istek ve uğraş sonunda hepsi elde edilmiş bile olsa, yine de tatminsizlik… Tüm bu yüzeysel güçlere sahip olmak için uğraşıyoruz, çünkü bu tip güçlere sahip olduğumuzda dış dünyaya karşı kırılgan olmayız, kimse bizi çiğneyemez ve bu güçlerle kendimizi başarılı hissederiz, hayatımızın kontrolü kendi elimizdedir. Ancak sorun olan, bu çeşit bir dışgücü; özgüvenli, haysiyedi, kendini seven, satın alınamayacak ve sadece içgücün geliştirilmesiyle oluşacak bir insan ruhuna tercih ediyor olmamız. Bir insan ne kadar çok dışgüç arıyorsa, sürekli kendi doğruluğunu savunuyorsa, başkalarının fikirlerine değer vermeyip kritik etme ihtiyacı duyuyorsa, içgücü de o kadar gelişmemiştir. Dış dünya tarafından ezilmek, kullanılmak korkusu, içgücümü-zün olmayışından kaynaklanır. Sürekli savunmada olma ihtiyacinin, kendinize karşı uyguladığınız yoğun baskı ve stresin bağışıklık sistemini altüst eden bir hastalığa yol açtığını bugün bilimsel araştırmalar da kanıtlıyor.

Peki içteki gücümüzü nasıl artıracağız?

Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak çoğumuza zor gelir. Her zaman yükümüzü bir başkasına vermek, daha kuvvetli bir kişinin zayıf tarafımızı toparlamasını beklemek çok kolay. Ancak, hepimiz seçimlerimizden, hayat şartlarımıza karşı tavrımızdan, başarı ve başarısızlıklarımızdan kendimiz sorumluyuz, bu gerçeği değiştirmenin bir yolu yok. Sorumluluğumuzu başkasına yıkmakla bir süre için idare ediyormuşuz gibi gelse de uzun vadede hayatımızın kontrolünü bir başkasının eline vermekle yaptığımız hatayı anlarız. Bu durumda, bazı şeyler istediğimiz gibi gitmemeye başladığında da başkalarını sorumlu tutamayız, öyle değil mi?

Hayatı acımasız olmakla suçlar ve her şeyi doğru yaptığımızda hiçbir şeyin kötü gitmeyeceği beklentisi içinde yaşarız, ancak hayat böyle değil, hem de hiçbirimiz için… Hepimiz bir şekilde bir tokat yeriz. Hepimiz yaşadığımız sürece haksızlığa uğradığımız ve ıstırap çektiğimiz durumlarla karşılaştık, karşılaşacağız da. Başımıza gelen kötü bir tecrübeyle ilgili öfke ve kızgınlığa asılı kalarak yaşamak üretken değil, sağlıklı hiç değil. İşte bu asılı kalmayı, takıntıyı bırakabilenler ileri doğru adım atabilirler, bırakamayanlar için de hayat acı bir tecrübe olmaya devam eder ve işte bu his pek çok kronik hastalığın temelini oluşturur.

Sonuç olarak, hayatın getirdikleriyle etkili bir şekilde başaçıkabilmek için oluşturduğumuz farkındalık, sağlığımız üzerinde çok önemli rol oynuyor.

Elvan Demirkan





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir