yandex
rulomatik
Anasayfa / Makaleler / Seçim sürecinde çok bilinmeyenli siyaset denklemi

Seçim sürecinde çok bilinmeyenli siyaset denklemi



Siyaset gerginlik üretmeye ve toplumu kutuplaştırmaya devam ediyor. Bu durum, temel sorunların çözümüne yönelik projeler üretemeyen Türk siyasetinin geleneksel karakteridir.

Bunun güncel ve somut örneklerinden biri; Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), seçime iki aydan az bir süre kala Türkiye’yi karıştıran hukuk dışı bir karara imza atmasıdır.

YSK’nın bu kararı, Türkiye’de sadece hukuk garabetini değil, siyasi garabeti de bir kez daha ortaya koymuştur. Hatırlanacaktır, 2002 yılında, Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili adayı olmasını önleyen 76. madde garabetini, AK Parti CHP ile uzlaşarak “kişiye özel” bir değişiklikle ortadan kaldırmıştı. Ancak 76. madde de “terör eylemleri” değişikliği ile Kürt siyasetçilerini engellemek ve gerektiğinde Kürt siyasal hareketini Parlamento zemininden uzaklaştırmak için muhafaza edilmişti. YSK’nın kararı bir darbe niteliği taşısa da, dokuz yıldır düzenleme yapmayan TBMM’nin sorumluluğunu tamamıyla YSK’ya atarak, siyasetin aklanması mümkün değildir. Çünkü bu garabeti ortadan kaldırması gereken merci TBMM’dir. Bir parlamento, kendi halkının hukukî ve demokratik taleplerini karşılayacak düzenleme ve değişimi yapamazsa nasıl çağdaş ve demokratik bir model oluşturabilir? Bu karar göstermiştir ki, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak bilinen siyasî partiler, henüz “demokrasi ortak platformunda” birleşme kültüründen yoksundur. Demokrasinin en temel kurumu ve ‘demokrasinin kalbi’ olarak tanımlanan parlamentonun iyi işlememesi, ülkenin ve milletin geleceğine ilişkin temel sorunların çözümünde mutabakat sağlayamaması, bu mekanizmaya olan toplumsal inancın zayıflamasına yol açmaktadır.

Ülkemizde değişimi, hukuk devletini, hak ve özgürlükleri, demokratikleşmeyi uzun yıllardır neredeyse her siyasi parti savunagelmiştir. Hakkı teslim etmek gerekirse, hiçbir dönemde de AK Parti iktidarında olduğu kadar açık tartışılamamıştır. Ancak marifet, sadece bu değerleri savunmak, söylemleri geliştirmek değil; bunları hayata geçirmektir. Siyaset yasağının acı tecrübelerine sahip bir iktidarın, kendisiyle aynı kaderi hem de en ağır biçimiyle yaşamış partileri/siyasetçileri görmezden gelmesi demokrasi özlemini çekenler için bir hayal kırıklığı olsa gerek!

YSK’nın veto kararına en etkin tepkiyi, haklı olarak Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) koydu. Veto edilenler arasında yasama görevleri hâlâ devam eden iki milletvekili ile birlikte Kürt siyasetinin iki sembol ismi, Hatip Dicle ve Leyla Zana’nın da bulunması, BDP’nin ve sokakların tepkisini daha da artırdı. Maalesef çok sayıda kişi yaralanırken bir kişi de hayatını kaybetti. Sadece BDP ve Kürtlerden değil, toplumun her kesiminden gelen tepkiler sonucu, YSK geri adım atmak zorunda kalmıştır. Ne yazık ki, tepkilerin şiddete dönüşmesi, şiddetin sürekli hale gelmesi, gösterilerde molotofkokteylli saldırıların gerçekleşmesi, işyeri ve araçların tahrip edilmesi gibi eylemler toplumsal vicdanı derinden yaralamaktadır. Ayrıca, BDP’nin, sorunların çözümünde örgütsel şiddeti bir tehdit ve sokakları adres göstermesi, barışa yönelik toplumsal ve siyasal kaygılara neden olmaktadır. Elbette şiddetin sorumlusu BDP değildir, ancak BDP’ye bu konuda büyük bir sorumluluk düşmekte ve barış adına bunu yerine getirmesi gerekmektedir. Kuşkusuz BDP, diğer siyasi partiler gibi bu ülkenin bir gerçeği ve demokrasinin asli unsurlarından biridir. % 10 baraj zulmü yetmezmiş gibi, BDP’yi, yargı üzerinden tehdit ederek, desteklediği adayları veto ederek demokrasiyi güçlendirmek mümkün değildir, tersine siyaset sahnesinde, seçim meydanlarında eşit koşullarda mücadele ederek başarı elde etmek demokrasiyi güçlendirir. Ne gariptir ki sistem; bir taraftan Kürt siyasetinin önüne seçim barajı, YSK darbesi, yargı kâbusu, Hazine yardımından mahrumiyet gibi engeller koymakta, diğer taraftan adil(!), hür(!), serbest(!) seçim diye yarış pistine davet etmektedir! Bunun adı da demokratik seçim mi olmaktadır? Bütün bunlara rağmen gerçek şu ki BDP; yüzde 10 baraj engeline rağmen, en ağır koşullarda bağımsız adaylar göstererek verdiği siyasi mücadele ile Türkiye’de ‘demokrasi mücadelesi’ örneği vermektedir.

Siyasi partilerin Kürtlere ve Kürt sorununa yönelik politikaları Türk ve Kürt milliyetçiliğini körüklemektedir. Türkiye siyasetinin, baştan beri, halkın değerlerine, Kürt sorununa duyarlı siyasetçilere ayırımcılık yaptığı kanaatindeyim. Ne yazık ki Kürt siyaseti de bugün pek farklı değildir. Onlar da ideolojik ayırım yaparak Kürtleri şekillendirme gayretindedir. Kürtler homojen bir toplum değil, kendi içinde farklılıkları olan, farklı siyasal tercihleri, inançları barındıran, feodal ve geleneksel tutum sergileyen kesimlerden oluşmaktadır. Bu çeşitliliği ortadan kaldırarak, Türk modernleşmesi gibi tek tipliği hedefleyen CHP’yi örnek alarak yeni bir Kürt profili dayatmak, doğru bir siyaset tarzı değildir. Kuşkusuz her toplum gibi Kürtler de ihaneti, işbirlikçiliği hoş görmeyecek ve affetmeyecektir, ancak bunun ölçüsü BDP ile paralel düşünmek değildir. BDP; Kürt sorununu önceleyen ancak, bir “Kürt partisi” kimliği ile değil sınıf mücadelesine dayalı ideolojik bir siyaseti esas alan bir partidir. Seçmen tabanının neredeyse tamamı Kürt olmasına rağmen her seçimde “sosyalist güç birliği” temelinde ittifak yapması bu nedenledir. Bu seçimde de Kürt olmadıkları halde Ertuğrul Kürkçü ve Levent Tüzel gibi sosyalist adayların desteklenmesi tamamen ideolojiktir. BDP’ye oy veren Kürt seçmenin büyük çoğunluğu olayın bu boyutunu görmezden gelmektedir. Haksız da sayılmazlar! Çünkü diğer partilerin hiçbirisi Kürtlere kendi kimlik bilinci ile farklı bir tercih imkânı sunmamaktadır. Şerafettin Elçi, Altan Tan gibi zihin dünyaları PKK’dan farklı insanların aday gösterilmesi olumlu bir gelişmedir. Ancak bunu bir değişim olarak değerlendirmenin pek doğru olmadığını düşünüyorum. Bunu, tabanı ile ideolojik bir farklılık yaşayan BDP’nin, stratejik bir hamlesi olarak değerlendirmek gerekir. Kürt siyasetinin modernist/laikçi, otoriter/militarist yapısı devam ettiği sürece çoğulcu, kucaklayıcı ve kuşatıcı olması da mümkün değildir.

İdeolojik siyaset Türkiye’nin önünü tıkamaya devam ediyor

Siyasi partilerin gerginliği esas alan politikaları Türkiye genelinde sorun oluşturmaktadır. Son yıllarda siyaset ve parti liderlerinin söylem ve üslubu; daha etkin ve yaygın olarak toplumu kutuplaştırmış, zihinsel bölünmeyi ve ideolojik ayrışmayı derinleştirmiştir. Siyasî liderler düşmana karşı mücadele eder gibi birbirleriyle mücadele ediyor, dalaşmayı siyasî marifet sanıyorlar. Partilerin Kürtlere yönelik politikaları ise düşündürücü ve kaygı vericidir. Bölgenin iki güçlü partisi AK Parti ve BDP, bilinçli/bilinçsiz, ama planlı, organizeli bir biçimde Kürtleri din/ideolojik eksenli bir bölünmeye zorlamaktadır.

Kürt sorununa çözüm arayışı temelinde “açılım” politikalarını geliştirerek toplumu beklentiye sokan AK Parti’nin “Kürt sorunu yoktur” noktasına geri dönme işaretleri vermesi; sorun’un demokratik yöntemlerle çözüm beklentilerine darbe vurmuştur. Esasen AK Parti’nin bölgeye yönelik aday profiline bakılırsa, yeni bir anlayış geliştirmek istediği, adeta “Milli Güvenlik Konsepti”ni çağrıştıran bir seçim stratejisi uygulamakta olduğu anlaşılacaktır. Parti, yeni dönemde de Kürt sorununu, en azından parti içinde bölge milletvekilleriyle tartışmak istemediği izlenimi vermektedir. Zaten, bölgenin siyasî havasını, Kürt meselesine duyarlı ve kimlik bilinci ile teneffüs etmeyen Kürt siyasetçilerinin sorunun çözümüne katkıları düşünülemez. Demokratik siyasetin gelişmesini engelleyen en önemli faktörlerden biri Türk siyasetinin geleneksel lider sultasıdır. “Tek adamlık” cazibesine kapılanların ortak noktası “otoriter liderlik” anlayışıdır. Milletin temsilcilerini(!) “tek seçici” olan liderin ağzından çıkacak tercih belirlemektedir. Bu durumda seçilecek milletvekilleri de tam anlamıyla genel başkana teslim olmakta, seçmeni yerine liderine yakın olmayı tercih etmektedir. Çünkü kendisini millete değil, genel başkana borçlu hissetmektedir. Ne yazık ki bu anlayış, millet iradesini genel başkanların iki dudağı arasından çıkan söze mahkûm etmiştir.

Buna göre, Türkiye’nin demokrasi/siyaset anlayışında millet, liderin fikirlerini, gösterdiği adayı tasdik etmek ve seçmek için vardır. Liderlerin “benim milletim!”, “benim halkım” ifadesiyle, milletten istedikleri de budur! Ne yazık ki milletin çoğunluğu da, düşünmeden, sorgulamadan demokrasi/siyaset adına liderlerin peşine takılır.

Abdulbaki Erdoğmuş : zaman





Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>