Anasayfa / Ekonomi-Finans / Stres Testleri: Şeffaflık mı, Kamuflaj mı?

Stres Testleri: Şeffaflık mı, Kamuflaj mı?




Stres Testleri: Şeffaflık mı, Kamuflaj mı?

Küresel finansal krizin etkilerinin ciddi bir şekilde hissedilmesiyle birlikte gündeme daha sık gelen stres testleri, finans kamuoyunun ilgisini bir süreliğine de olsa çekmiştir. Ancak stres testleri bilindiği gibi Basel Komitesi tarafından öncelikle bankalar için öngörülen bir düzenleyici önlemdir. Yaşanan krizle birlikte stres testleri hem bankalar hem de genel ekonomi için öncü göstergeler arasında yer almaya başlamıştır.

Stres testi, istatistiki risk ölçüm modelleri kullanarak risklerini ve dolayısıyla sermaye yükümlülüğünü belirleyen bankaların beklenmedik koşullar altında maruz kalabilecekleri riskleri ölçmeye yarayan bir yöntemdir. Stres testi neticesinde elde edilen sonuçlar üst düzey yönetim için stratejik karar alma süreçlerinin önemli bir girdisi olarak değerlendirilmektedir. Basel Komitesi stres testini “gerçekleşme olasılığı düşük, ancak olması mümkün görülen uç bir olayın gerçekleşmesi durumunda, bankanın uğrayacağı zararın boyutunu ölçmeye yarayan bir teknik” olarak tanımlamıştır. Stres testi, duyarlılık analizini ve senaryo analizini de kapsayan geniş bir kavramı ifade etmektedir. Duyarlılık analizi yoluyla piyasa risk faktörlerinden bir ya da birkaçının değişmesinin portföy üzerindeki etkisi ölçülmekteyken, senaryo analizi ile gerçekleşme olasılığı düşük, ancak etkisi büyük olabilecek bir olayın gerçekleşmesi durumunda meydana gelebilecek etki ölçülmeye çalışılmaktadır. Bir örnekle açıklamak gerekirse; duyarlılık analizi faiz oranları, döviz kuru ya da enflasyon gibi faktörlerdeki artış veya azalışların etkisini ölçerken, senaryo analizi hükümet değişimi, deprem, savaş gibi olayların etkisini analiz eder. Neticede stres testi beklenmedik, ancak maruz kalınabilecek olası risklerin gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkabilecek durumu tespit etmek ve yönetebilmek için bankalar ve reel sektör tarafından kullanılan önemli bir araçtır.

Finansal risk yönetimi, uzun zamandan beri denetleyici ve düzenleyici kuruluşların dikkate aldığı bir unsur olsa da, 1990lı yılların ortalarına kadar ayrı bir konu olarak gündeme gelmemiştir. 1996 yılında JP Morgan’ın adeta bir endüstri standardı haline gelen RiskMetricsTM isimli ürününü ücretsiz olarak internet üzerinden kullanıma açması ile birlikte bu alanda adeta mini bir devrim yapmıştır. Amerikan Sermaye Piyasası Kurumu (SEC), 1997 yılında kamuya açık şirketlerin türev ürünlerden kaynaklanan piyasa risklerini açıklamasını şart koşmuştur. Bunun sonucunda, birçok büyük finansal kuruluş bu riski “Riske Maruz Değer” (RMD=VaR) modellemesini kullanarak finansal tablolarında dipnot olarak vermeye başlamıştır. Küresel ölçekte ise Basel Komitesi’nin 1993’te başlayan çalışmaları ile 1996’dan itibaren bankaların piyasa risklerini ayrı bir şekilde gruplayıp ölçmelerini şart koşmuştur. 2001 yılında IMF, “Finansal Sektör Değerlendirme Programı” ile kullandıkları stres-test yöntemlerini ve bu konudaki deneyimini kamuoyu ile paylaşmıştır. Küresel krizle birlikte bankaların sağlığı hakkında artan endişeleri gidermek amacıyla ilk kez ABD tarafından 2009 yılında kapsamlı bir stres testi programı gerçekleştirilmiştir. Ardından, Avrupa BDDK’sı olarak nitelendirebileceğimiz EBA (önceki kısa adı CEBS), 2009’dan itibaren her yıl Avrupa bankalarım stres testine tabi tutacağını duyurmuştur. Ocak 2011’de kurulan Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA) 2011 yılı için yapılan stres testi sonuçlarını geçtiğimiz haziran ayında açıklamıştır.

İlk defa Amerikan Merkez Bankası (FED) tarafından 2009 yılında ülkenin en büyük 19 bankasına (ki bu bankaların varlıkları toplamı, Amerikan bankacılık sistemi varlıklarının üçte ikisine, verdikleri toplam kredi ise toplam kredinin yarısına tekabül etmektedir) yapılan stres testlerinin sonuçlarına göre, 10 bankanın toplamda 75 milyar dolar tutarında ek sermayeye ihtiyaçları olduğu belirlenmiştir. Avrupa’da yapılan ve 2010 Haziran’ında açıklanan stres testi sonuçlarına göre, 91 bankadan sadece yedi tanesi testten geçememiştir. Fakat sonuçlar açıklandıktan sadece dört ay sonra, testten geçen dört İrlanda bankası iflasın eşiğinde olduğunu açıklamış ve 62 milyar dolar tutarında bir devlet desteğiyle kurtarı-labilmiştir. Avrupa Bankacılık Otoritesi tarafından 2011 yılı için yapılan testlerin Haziran ayında açıklanan sonuçlara göre, 91 bankadan sekiz tanesi testi geçememiş ve 2,5 milyar euro tutarında bir sermaye ihtiyacı olduğu saptanmıştır. Ayrıca 16 bankanın sınırda olduğu ve bunlann da ek önlem alması gerektiği belirtilmiştir.



Stres testlerinin karşı taraf riski (coıınterparty risk), temerrüde düşme olasılığı (probability of default) ve kredi spread’lerindeki kötüleşmeleri de karakterize ettiği düşünülürse ve bu testin benzeri tüm kuruluşlarca 1990’lı yılların sonlarından itibaren uygulanmak zorunda kalındıysa, akla bankaların bu testten kalma nedenleri neler olabilir sorusu gelmektedir. Öncelikle stres testlerinin olması gerekenden çok daha az dikkate alındığı gerçeğini vurgulamak gereklidir. Testin tanımında da yer aldığı üzere, gerçekleşme olasılığı düşük olan olaylar test edildiği için, yönetim böyle bir duruma karşı sermaye ayırmaya ya da ek tedbir almaya (maliyeti nedeniyle) yanaşmamakta-dır. Burada işin içine istismar riski (moral hazard) girmektedir. Yöneticiler risk alarak yüksek getiri olasılıklarını arttırmakta ve bunun sonucunda da yüksek tutarlarda ikramiye ile ödüllendirilmektedirler. Bu nedenle de risk yöneticilerinin uyarılarını kulak ardı etmeyi tercih etmektedirler. Eğer beklenmedik bir durum gerçekleşirse, ikramiyelerini kaybedebilirler ve ayrıca zımni olarak telaffuz edilen “batmak için çok büyük” politikasından dolayı da devlet desteği alabilme olasılıkları yüksektir. Bunun yanı sıra günümüz fi-nansal piyasalarının, birbirine çok fazla entegre olmasından dolayı, bankalar dahi üstlendikleri riskleri tam olarak belirleyememektedir. Bugün bankalar artık sadece kendilerine ait karşı taraf riskini değil, aynı zamanda karşı tarafın da maruz kalabileceği riskleri dikkate almak zorundadırlar. Bu da riski tam olarak ölçebilmeyi neredeyse imkansız hale getirmektedir. Bankaların stres testine yaklaşımının böyle olduğunu gözlemlenebiliyorsa, bankaların testten geçememesinin nedenini biraz da denetim otoritelerine ve derecelendirme kuruluşlarına yüklemek gerekmektedir. İngiltere Merkez Bankası İcra Direktörü Andrevv G. Haldene’ın da dediği gibi, “Eğer bankaya küçük bir miktar borçluysan bu senin sorunun, büyük miktar ise bankanın. Aynı şekilde eğer bankanın küçük miktar borcu varsa bu kendi sorunu, büyük miktar ise otoritenin.” 2007 yılında kriz ilk sinyallerini verirken, yüksek derecede atık varlığa maruz olan ABD yatırım bankalarının kredi dereceleri hala en yüksek seviyelerdeydi. Denetim otoriteleri de bu kuruluşlarda ek sermayeye gereksinim duymamıştı ama sonuç olarak bu bankalar yüksek miktarlarda devlet desteği sağlanarak kurtarı-labilmişlerdir. Bunlara ek olarak, hükümetleri de gelinen durumdan sorumlu tutmak gerekmektedir. Eski Çiti Group Risk Yöneticisi Jaidev Iyer’ın dediği gibi; “Eğer kaybedenlerin batmasına izin verilmeyecekse, asıl kaybedenler piyasalar, hükümet ve vergi ödeyenlerdir.” Ayrıca, stres testini hazırlayan düzenleyici kurumun, testi düzenlemesindeki amacı piyasaları ve yatırımcıları rahatlatmak değil, piyasaya ve yatırımcıya gerçek durumu göstermek olmalıdır. IMF eski başkanı Simon Johnson’ın ilginç bir saptamasına da yer vermek gerek: “Eğer gerçekten stresli değilse, nasıl stres testi olabilir ki?

Stres testleri sonuçlarını değerlendirmek, stres testini uygulamak kadar zor bir konudur. Stres testinin etkili bir şekilde değerlendirilmesi için, stres testinden elde edilen sonuçların karar verme sürecine dahil edilmesi ya da gerekli görülen bazı durumlarda strateji değişikliğine gidilmesi gerekmektedir. Aynı zamanda sonuçlar üst düzey yönetim tarafından periyodik olarak gözden geçirilmeli, politika ve limit belirlenmesi süreçlerine dahil edilmelidir. Ayrıca sonuçlara bakarak denetim otoritesi ve banka riski yönetmek için gerekli tedbirleri almalıdır.

Sonuç olarak, stres testi, yöneticiler için maruz kalabilecekleri kayıpları öngörebilmeleri için çok önemli bir araçtır. Ama etkili olabilmesi için doğru, uygun ve belirli bir sistematiği olan sorular, şoklar ve analizlerle yapılmalı ve sonuçları ciddiye alınırken gereken önlemler de zamanında alınmalıdır. Örneğin ABD’de 17 banka hakkında başlatılan soruşturma maalesef bu test sürecine dâhil edilmeyen bir parametreydi. Eğer krizden önce bu testin kapsamı daha rasyonel belirlenip, sonuçları gereğince dikkate alınsaydı kriz belki de bu boyutlara ulaşmayabilir-di. Dolayısıyla stres testileri her ne kadar şeffaflığı hedeflese de, bazı şe yleri elde olmayan nedenlerle gizleyebiliyor.

Seda Tunç, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Finans Yüksek Lisans Programı





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir