Anasayfa / Makaleler / Tarımda ihracatı değil sağlığı tartışalım

Tarımda ihracatı değil sağlığı tartışalım




Tarım Bakanı Mehdi Eker ile birlikte meyve-sebze ihracatçılarının, tohum şirketlerinin ve hatta pazarcıların Greenpeace’e medya üzerinden savaş açtığı bir haftayı geride bıraktık.

Nedeni, Greenpeace Almanya’nın tüketicilerine rehber olarak hazırladığı pestisit raporunda başka ülkelerin ürünlerinin yanı sıra Türkiye’nin de üzüm, dolmalık biber ve armudunda akut zehirlenmelere yol açabilecek oranlarda pestisit kalıntısı bulunmasıydı.

Aslında hikâyenin ilk hatalı halkası Türkiye medyasının raporun içeriğini vermeden, rapora sadece Türkiye tarafından bakmasıydı. Hatta 24 ayrı kimyasalın tespit edildiği bir üzüm, Türkiye menşeli olduğu için rapordan cımbızla çekildi ve bütün üzümlere mal edilerek kamuoyuna sunuldu. Gerçi, raporda Türkiye’den gelen üzümlerde ortalama olarak 9 ayrı kimyasalın tespit edilmesi hiç de azımsanacak bir rakam değildi. Yine bakanlık, rapora göz ucuyla bile bakmadan hızlıca tepki verme yoluna gitti. İlk söylem, bunların ‘standart sapma’ olduğu, AB’den kendilerine 2011’de tek bir şikâyetin dahi gelmemiş olmasıydı. Televizyonlarda karşılıklı tartışmalarda, bir tarafta bakanlık küplere biniyor, diğer tarafta Greenpeace kaygılarını dile getiriyordu.

Fakat raporun medyada geniş yer bulmasından bir gün sonra, önce meyve sebze ihracatçıları, sonra bakanlık, sonra da tohumculuk birlikleri Türkiye kamuoyunun hiç de yabancı olmadığı bir refleksi devreye soktular: Komplo teorisi ve yabancıların Türkiye üzerine oynadığı oyunlar. Zaten bir komplo teorisi yaratmak istiyorsanız, veriler ve bilimsellik en son ihtiyacınız olan faktörlerdir. Hatta, bunlar teorinizi kurmada sizin önünüzde engel bile oluşturabilir. Çünkü, bilim kesin kanıtlar ve belirli matematik kuralları izlemeyi zorlar. Üstelik kendisine söz hakkı doğan kişilerin de elini kolunu belli belirsiz ithamlar ve genellemeler sayesinde bağlayabilirsiniz. Komplo teorisinin bağlama cümlesi ise konuyu geniş kitlelerin koruyuculuğunu üstleniyormuşsunuz gibi süsleyerek fedakârlığınıza veya kadir bilirliğinize getirip işi bitirmektir. Bir de karşınızdaki, Greenpeace gibi küresel bir kuruluş ise teorinizin üzerinde kaymak gibi akarak keyiflenebilirsiniz.

Temel değerlerinden biri bilimsellik olan Greenpeace, bu nedenle, söz konusu ithamların yalnızca birine cevap verdi. Tarım Bakanı Eker, ‘Bağcılıkta 24 değil sadece 4 kimyasal kullanılır.’ deyince, Greenpeace, Almanya’nın en prestijli laboratuvarlarından biri olan CVUA Stuttgart’tan gelen analizi 24 kimyasalın ismi, miktarı ve eşik değerleriyle birlikte hemen ertesi gün kamuoyuna sundu. Fakat, satır aralarında birtakım ülkelerin Greenpeace’i ticarî amaçları için maşa olarak kullanmasından, raporun arka plan çalışmasının gizli tutulduğu iddialarına kadar o kadar çok itham birden piyasaya sunuldu ki, bir anda oluşturulan ahenkli kakofoninin içinde medya dahi artık başlardaki ‘alarm’ ibresini “Bakan mı haklı, Greenpeace mi?” şeklinde sorulara çevirdi.

Oysa, belli ki raporu hiç kimse okumaya zahmet etmemişti. Okumuş olsalardı, raporda Almanya’da üretilen dolmalık biberin de, İspanya’dan gelen mandalinanın da, Tayland’dan gelen mangonun da yüksek oranda zehirli madde içerdiği açık bir şekilde veriliyordu. Konunun aslında Türkiye ekseninde olmadığı, tüketiciyi bilgilendirmek ve belli menşeli ürünlerden uzak durulmasını salık vermek olduğu görülebilirdi. Hatta, raporda ortalama en yüksek pestisit oranlarının Hindistan ve Tayland’dan geldiği açıkça belirtiliyordu. Almanya kamuoyu, rehberi sakince karşılarken, Türkiye’de bakanlığın bal üzerinden oluşturmaya çalıştığı gündem bir anda kimyasallara kaydı.



Aslına bakarsanız, test edilen kalıntı olarak konuştuğumuz pestisit belki bir kaşığı ancak doldurabilir. Ancak, oranlarda öyle sapmalar var ki, tüketici adına kaygılanmamak mümkün değil. Örneğin, Baden-Württemberg eyaletinde test edilen 14 armudun yedisindeki amitraz kimyasalı çocukların sağlığını etkileyebilecek dozun yüzlerce katı. Değerler AB’nin yasal limitlerinin de bir hayli üzerinde. Türkiye’den test edilen 582 üründen 48’inde akut referans dozun, yani insan sağlığı için tehlike oluşturmayacak dozun üzerinde pestisit varsa burada tartışılması gereken konu Türkiye’nin ihracatı değil, Türkiye’deki halk sağlığıdır. Yüzde 10’a yakın bu değer de standart sapma değil, endüstriyel tarımın bizi getirdiği tehlikeli eşiktir.

Bir sivil toplum kuruluşunun sorumluluğu

Şimdi, size bir kaşık böcek ilacını versek ve “İçin, bir zararı olmaz.” deseydik Greenpeace’e olan bütün güveninizi kaybederdiniz. Size bu kaşık başkaları tarafından verilseydi ve bunu bildiğimiz halde biz sesimizi çıkarmasaydık, bize kızmaya sonuna kadar haklı olurdunuz. O halde, bugün buna sesimizi çıkarıyorsak ve size böcek ilacını içirenler bize kızıp Türkiye’nin çıkarlarına zarar verdiğimizi söylüyorsa, kime güvenmeyi seçeceksiniz? Sizin bir kaşık ilaç almadan da meyve-sebze yiyebileceğinizi savunan biri veya bir kuruluş yalancı değil, sadece duyarlıdır. Hele ki bu kuruluş ilkesel olarak hiçbir şirketten para kabul etmeyip sadece bireylerden aldığı desteklerle çalışma yürütüyorsa bu duyarlılık bir lüks değil, bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu Greenpeace Almanya 22 bin adet devlet verisine ulaşabildiği için yerine getirebildi. Ne yazık ki, Türkiye’de veriler aynı şeffaflıkla kamuoyuyla paylaşılmıyor.

AB’den hiçbir şikâyet gelmediği iddiası ise AB sınırlarından çevrilen ürünlerle izah edilebilir. Öyle ki, Ziraat Mühendisleri Odası’nın verilerine göre son iki yılda Türkiye’den AB’ye ihraç edilen ve çoğunluğu AB’de tamamen yasaklı birtakım kimyasalların tespit edilmesi nedeniyle sınırdan geri çevrilen ürünlerde yüzde 60 oranında bir artış oldu. Fakat burada kamuoyuna borçlu olduğu sorumluluğu yerine getiren sadece Greenpeace değil. Kimya ve tohum şirketlerinin kendi öz çıkarlarını korumak için geliştirdikleri komplo teorilerine karşı, çiftçinin destek sesi daha farklıydı, ama Greenpeace’i yerden yere vurma yarışı arasında kayboldu. Gerek Çiftçi-Sen gerekse Üzüm-Sen geçen hafta yeniden zirai ilaçlara olan bağımlılığın ortadan kaldırıldığı bir tarım geleceğine dair açıklamalar yaptılar. Bunun bir zorunluluk değil, bugünkü ticari sistemin ‘zorunluluk gibi gösterdiği bir paradigma’ olduğunu ortaya koydular.

Bu da açıkça gösteriyor ki Greenpeace’i çiftçinin karşısında gösterme çabaları, çiftçinin kendi sesiyle boşa çıktı. Zaten, çiftçi ile ilişkisi ticaret üzerinden kurulan çevrelerin çiftçi adına açıklamalar yapması baştan abesti. Sonuç olarak hiçbir ailenin tükettiği meyve ve sebzeyle birlikte zehir alma zorunluluğu olmamalıdır. Ama Türkiye’de kimyasal ilaç kullanmayan organik sertifikalı ürünlere ulaşmak da sınırlı bir çevrenin şansı olarak görülüyor. Tarım Bakanlığı, sahte bal için gösterdiği duyarlılığı çok daha zararlı sayılabilecek kimyasallar için göstermeli, organik ürünlere ulaşmak bilinçli orta sınıfın değil herkesin hakkı olmalı. Bir tarafta tüketici ve çiftçiler, diğer tarafta kimya ve tohum şirketleri… Sizce terazinin hangi kefesi ağır basıyor?

* Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Yöneticisi

HİLAL ATICI





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir