Anasayfa / Makaleler / Doğal afetlerin ekonomik, finansal ve politik boyutu

Doğal afetlerin ekonomik, finansal ve politik boyutu




Japonya’da 11 Mart 2011’de gerçekleşen deprem ve tsunaminin bir kez daha gösterdiği gibi, doğa, bütün teknolojik ilerlemelere karşın, tarihsel süreç içerisinde her zaman olduğu gibi insanoğlunun sosyal, ekonomik, politik macerasında önemli rol oynamaya devam etmektedir.

Modern bilimsel açıklamaların temeli olan kozmotik, pürüzsüz ve sessiz istikrar, milyonlarca insanın hayatını etkileyen ani, şiddetli ve önlenemez değişimlerle, devasa depremlerle, patlayan volkanlarla, meteorit etkilerle, iklim değişiklikleriyle, kasırgalarla, sellerle, kuraklıklarla, yangınlarla bir anda kesilivermektedir.

Doğal riskler arasında en sinsi ve yıkıcı olanı depremdir: Diğer doğal risklerden farklı olarak bir vakti, bilinen bir ön işareti yoktur; öngörülmesi ve önlenmesi imkânsızdır. Frekansı düşük ancak yıkıcı etkisi son derece büyüktür. Japonya’daki afetin maliyetinin en az 60 milyar dolar civarında olduğu hesaplanmaktadır. Deprem, her yerde, herhangi bir zamanda habersizce vurur. Çoğunlukla tek bir sarsıntı ile de sona ermez; ilk sarsıntıyı bir dizi artçı deprem izler. Belirli bir bölge ile sınırlı değildir; merkezden kilometrelerce uzaklıktaki bölgelerde dahi etkili olur. Dev binaların birkaç saniye içinde yıkılıvermesine, binlerce insanın yaralanmasına ya da hayatını kaybetmesine, özel ve kamusal mülkiyetin ve toplumsal altyapının yok olmasına, psikolojik sorunlara, ailelerin parçalanmasına, eğitim, barınma ve sağlık sorunlarına, tarımsal arazilerin tahrip olmasına, endüstriyel üretimin, ticaretin ve turizmin aksamasına, ekonomik durgunluğa, işsizliğe ve enflasyona neden olur. Yerel, bölgesel ve ulusal ekonomilerin gelişmesine, bölgesel altyapıya, sağlık ve güvenliğe büyük zarar verir. İnsanın ontolojik nitelikteki can ve mal güvenliğinin karşılanamaması durumunda, hâkim ekonomik ve politik kurumlara duyulan güveni zayıflatarak yerleşik kurumsal yapının meşruiyetini yitirmesine ve politik çöküntüye yol açabilir: Toplumla birlikte devlet de çaresizce enkaz altında kalabilir. Jeolojik olayların politik sınırları yoktur; etkileri ulusal sınırların ötesine uzanır. Finansal piyasaların ve mal piyasalarının entegrasyonu ölçüsünde, özellikle de reasürans şirketleri ve menkul kıymet borsaları aracılığıyla küresel ekonomik aktivite ve uluslararası politik ilişkiler üzerinde etkili olabilir.

Doğal risklerin yükseliş trendinin üçüncü bin yılda artarak devam edeceği öngörülmektedir. Bu nedenle BM, doğal afetleri insanlığın öncelikle çözüm bekleyen trajedisi olarak görmektedir. Sağlıklı bir çevre, daha iyi yönetim sistemleri, daha çok bilgi, daha yüksek refah düzeyi ve sürekli öğrenme ilkeleri yanında geleceğin dünyasının en temel amaçlarından biri de ‘doğal afetlerden kaçınma’ olarak belirtilmektedir. Bu amaçla, BM, 1990’ları içine alan ancak Türkiye’yi teğet geçen Uluslararası Doğal Afet Azaltım Onyılı’nda (IDNDR) ‘doğal retorik’e karşı ‘sosyal retorik’e dayanan alternatif bir kavramsal çerçeve geliştirilmiştir. Buna göre bir ‘doğal risk’in ‘doğal afet’e yol açabilmesi büyük ölçüde toplumun sosyal, ekonomik ve politik yapısına bağlıdır. Sosyal, ekonomik ve politik yapının direnci ne kadar yüksek olursa doğal afetler de o kadar az olacaktır. Bu çerçevede, geleneksel doğal afet problemi geleneksel olmayan bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bu yepyeni yaklaşımın anahtar kavramı ‘azaltım’dır (reduction). Azaltım Odaklı Afet Planlaması, Güvenlik ve Koruma Paradigması’na karşı Toplumun Yaşayabilirliği Paradigması’na dayanmaktadır.

‘koordinasyon süreci’ direnci artırır



Azaltım Odaklı Afet Planlaması’nda temel hedef, toplumun içsel dinamikleri harekete geçirilerek doğal afet direncinin artırılması, afet etkisini minimize edecek fiziksel, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapılanmanın başarılması ve dışsal yardımlara bağımlılığın azaltılmasıdır. Bu amaçla plan dokümanının nihai bir metin olarak tanımlanması yerine planlama süreci üzerinde odaklaşılmakta; ‘kumanda ve kontrol modeli’ne karşı ‘koordinasyon süreci’ vurgulanmaktadır: Böylece afet planlaması, toplumların afet öncesi ve sonrası maddi ve sosyal koşullarına bağlı dinamik ve interaktif bir karar alma süreci, yani bir sosyal süreç niteliği kazanmaktadır. Buna göre afet planlaması, otoritenin merkezileştirilmesi yerine, bireyler ve örgütler-arası koordinasyonun geliştirilmesine çalışmalıdır. Kriz dönemlerinde kendiliğinden zuhur eden örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin ve grupların, toplum liderlerinin kriz yönetimi süreci ile bütünleştirilmesi sağlanmalıdır. Örgütsel yapı, formel organizasyonlardan, enformel organizasyonlara doğru genişledikçe, örgütsel çeşitlilik arttıkça doğal afet direnci de artacaktır. Koordinasyon ilkelerine dayalı esnek bir kurumsal ortam, doğal risklere hazırlanma, tepki gösterme ve toparlanma sürecinde daha etkin rol alabilecektir. Kurumsal ortamın yeniden yapılandırılmasında referans alınan toplumsal yaşayabilirlik, örgütsel çeşitlilik ve koordinasyon kriterleri, demokratikleşme ile de birebir ilişkilidir. Gerçek anlamda demokratikleşmiş ülkelerin doğal risklere daha dirençli olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre demokratikleşme, politik iktidarın hukukun üstünlüğüne bağlı kalmasını, keyfi aktivitelerin sınırlandırılmasını, denetlenmesini ve halkın bütün çeşitliliği ile doğal afet öncesi ve sonrası karar alma süreçlerine katılımını sağlayacak; yönetimde şeffaflaşmayı artırarak nepotizmi, rüşveti ve yolsuzlukları sınırlandıracaktır. Böylece arazi kullanımına ve bina kodlarına ilişkin teknik kriterlerin uygulanmasını ve denetimini de etkinleştirecektir. Öte yandan demokratikleşme, enformasyon akışını kolaylaştırarak bilişsel ve davranışsal uyum süreçlerini ve karar alma süreçlerini de iyileştirecektir. Karar alma süreçlerinin iyileştirilmesi, çok çeşitli kanallardan gelen enformasyonun toplanabilmesine, işlenmesine, öğrenmeye ve değişen koşullara uyum gösterme yeteneğinin geliştirilebilmesine bağlıdır. Bu çerçevede, Türkiye’de olduğu gibi, jeoloji alanında uluslararası şöhrete sahip bazı deprem uzmanlarının, uzmanlık alanlarının dışına çıkarak doğal risklerle baş edemeyeceği tüm dünyada kabul edilmiş ‘Güvenlik ve Koruma Paradigması’na dayanan otokratik ve merkeziyetçi ideolojik açıklamalarda bulunması, kamuoyunu yanlış yönlendirerek kurumların ve bireylerin karar alma süreçlerinin iyileştirilmesini, sağlıklı enformasyon akışının sağlanmasını ve doğal afet direncinin artırılmasını engelleyici mahiyettedir.

Karar alma sürecinin iyileştirilmesinde devletin, prim almaksızın her türlü riske karşı güvence sağlayacak, alışılmadık şiddetteki doğal afetlerin zararını tazmin edecek ex-post bir sigortacı imajından kurtarılması elzemdir. Bu süreçte özel sigortacılık önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Özel sigortaların azaltım güdüsü ve etkinliği kamusal sistemlerden daha yüksektir. Çünkü kâr maksimizasyonu arayışındaki sigortalar devletten farklı olarak prim karşılığı risk üstlenmekte ve riski olabildiğince düşük tutmaya çalışmaktadır. Bu amaçla gelişmiş ülkelerdeki sigortalar, afet hasarının tazmini yanında yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, yapı kodlarının sağlamlaştırılması ve arazi planlaması yoluyla fiziksel direncin artırılması sürecinde de önemli rol oynamaktadır. Ancak sigortacılık endüstrisinin başarısı özel koşullara bağlıdır. Bu koşullar, “gönüllülük, örgütsel çeşitlilik, tüm riskler için tek poliçe, primlerin sigortalar tarafından belirlenmesi ve sigorta sektörü üzerindeki vergi yükünün azaltılması”dır. Öte yandan, özellikle deprem “frekansı düşük ancak yıkıcı etkisi son derece büyük” bir doğal risk olduğundan, sigortacılık sektörü yanında bankalar ve menkul kıymet borsaları da geliştirecekleri finansal araçlarla doğal afet azaltım sürecinde etkin olabilecektir.

Bu süreçte formel ve enformel kurumlar, özel sektör, özel sigortalar, para ve sermaye kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler arasında işbirliği ve koordinasyonun sağlanması son derece önemlidir. Bu işbirliğinin ve koordinasyonun şimdiden başarılamaması, gelecek nesillerin yıkımına yol açabilecektir. Özellikle devlet, doğal afet azaltımını, enformel kurumları yadsıyarak tek başına gerçekleştiremeyecektir. Yakın gelecekte beklenen İstanbul depremi için hazırlanan “merkeziyetçi afet senaryolarının” geçerliliği de bu anlamda sorgulanmaya açıktır. Sürekli bir değişimin yaşandığı kaosun eşiğinde ancak herkese açık ve özgür bir bireysel ve örgütsel etkileşim ve öğrenme süreci, doğal afet direnci herhangi bir ‘merkezi planlama birimi’nin öngörebileceğinden çok daha yüksek bir dinamik sistemi kendiliğinden oluşturacaktır.ZAMAN






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir