Anasayfa / Makaleler / Öyle bir geçer zaman ki

Öyle bir geçer zaman ki




2010 yılının son günlerinde “Yaprak Dökümü” adlı televizyon dizisi bitti. İlgili televizyon, dizinin finalini o kadar çok ve abartılı bir şekilde reklam etti ki; seyretmek zorunda kaldım. Dizinin finali başlayınca yanımda bulunanlara bu dizinin finalini bir tek şey kurtarabilir; o da Ali Rıza Bey’in ölümü diye takılmıştım. Hatta şöyle bir yorumda getirmiştim; yapraklar döküldü, toplandı; döküldü, toplandı… Artık ağacın kuruması gerekirdi. Nitekim de öyle oldu. Yalnız dizinin bitmesiyle de romanın yazarı Reşat Nuri Güntekin de mezarında herhalde bir oh çekmiştir. Çünkü rahmetli o kadar büyük azap çekmiş olacak ki, dizi bitince de istirahatına çekilmiş olacak.

Şimdi bir de “Öyle bir geçer zaman ki” diye bir dizi başladı. Evlere şenlik; bir baba var ki mübarek saba değil sanki taş parçası. Hanımını, evini, çocuklarını bir başka hanım için terk ediyor. Ama ne terk etme… Bırakın bir Türk ailesini, hiçbir batılı ailede de rastlanmayan bir insafsızlık örneği ortaya konuluyor. Böyle bir aile reisi hayvanlar âleminde de olmasa gerektir. Ya da bizler abartıyoruz. Belki de böyle bir aile vardır.

Tiyatroda bir kural vardır. Tiyatro olmuş olayları değil, olabilir olayları konu olarak seçer. Gerçek hayatta olması muhtemel olayları sanatsal bir üslupla ortaya koyar. Ayrıca verilmek istenen tema, toplumun örfüne, geleneklerine, göreneklerine, kısaca kültür değerlerine ters düşmemelidir. Buradaki baba karakteri, Türk Milletinin aile reisi olan baba geleneklerine tamamıyla ters ve baba olabilecek vasıflara uygun olmayan bir karakterdir. Artık böyle nadir olabilecek olayları genelleyerek sanat diye ortaya koymak; sanatın geleneğine de uygun düşmese gerektir.

Türk kültüründe baba, koruyan kollayan, sahip olandır. Burada ise taş yürekli herhangi bir insan portresiyle karşı karşıya kalıyoruz. Böyle bir aile yapısı, insanlık için yüzkarası bir aile yapısına örnek teşkil edecek bir vakıadır.



Belki de yaşanmış münferit bir olayın dramatize edilmesi düşünülmüş olabilir. Ancak bu durum sanatın genel prensiplerine, genel ahlaki değerlere uygun olmayan münferit bir olay olarak kalmasında daha fayda vardır diye düşünülebilir. İnsanları ağlatmak için yapılmış bir dizi olarak planlanmışsa; a o da başka bir değer ölçüsüdür. Zaten insanlarımızın anası ağlıyor. Birde dizilerle ağlatmak ne kadar etik olur onu da bilemem.

Dizi, başladığı zaman bir iki bölümünü izlemiştim. Daha sonra ara verdim. Ancak içindeki o öğrenci olayları, bizim yaşadığımız gençlik dönemlerinin hatıralarını canlandırıyor olması dolayısıyla meraktan yeniden izleme gereğini duymuştum. Ama ne göreyim; son bölümlerinde bir aile faciası… Baba, babalık duygusundan sıyrılmış, güzel bir kadının cazibesinden çığırından çıkmış… Güya oğluna adalet dersi verdirmek için oğlunu gaddar, kanun tanımaz, zalim bir polisin eline teslim ediyor, o da yasalara uygun (!) gereğini yapıyor.

Böyle bir şey neden amaçlanıyor anlamak mümkün değil. Belki de biz erken yargıya varıyoruz. Ama “perşembenin geleceği çarşambadan bellidir” sözüne göre, böyle bir başlangıcın sonu ne olur, Allah bilir.

Bu dizinin reyting rekoru kırmayacağı da ne malum. Çünkü bizim televizyonlarımızın ne kadar eğitici, ne kadar öğretici programlar hazırlayıp insanların hizmetine sundukları da gözle görünen bir gerçektir. Sabah kalkıp kahvaltıdan sonra seyredilen kadın programlarının, evlendirme dizilerinin, sabah programlarının ne kadar toplumsal meselelerimize eğildikler (!) gün kadar ortada. Tabii ki onlarda reytinglerinin en üst seviyede olduğunu iddia edebilirler. O zaman da seyredenlerin ne kadar kültürlü olduklarını ortaya koyar.

Netice olarak çok şükür Yaprak dökümünü uğurladık. İnşallah darısı diğerlerinin başına olur. Öyle bir geçer zaman ki haberimiz olmaz.

Salim ÖZYÖN / haber50






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir