Anasayfa / Makaleler / Akıl tutulmasına ‘Bir Fincan Kahve’

Akıl tutulmasına ‘Bir Fincan Kahve’




Ayşe Sultan’ın anlattığına göre, Sultan II. Abdülhamid, yemeklerden sonra içtikleri dışında günde altı-yedi defa kahve istermiş.

Kahvecibaşısı, şehzadeliğinden beri kendisine hizmet eden, bu sebeple çok güvendiği Halil Efendi adında biriymiş ve nöbet odasının yanındaki kahve ocağında sürekli oturur, emir gelince beyaz eldivenini giyip gümüş cezvede kahveyi pişirir, üzerinde padişahın markası bulunan iki fincanla birlikte küçük altın tepsiye koyar, Harem kapısına kadar bizzat götürüp zili çalar ve nöbetçi hazinedara teslim edermiş. Sigarasıyla birlikte peşpeşe iki fincan kahve içen hünkâr, ağzına Yemen kahvesinden başkasını koymazmış. Son Osmanlı padişahı Mehmed Vahdeddin de öyle… Mustafa Kemal Atatürk, bu iki padişaha sadece kahve ve sigara tiryakiliğiyle benzer; cephede bile kahve içerken çekilmiş bir fotoğrafı var.

Sultan Abdülhamid’in kullandığı, bazılarının üzerinde tuğrasının, bazılarında da Latin harfleriyle isminin baş harflerinin (A.H.) bulunduğu fincanları Milli Saraylar Koleksiyonu’nda korunuyor. Bu fincanlar üç aydır -maalesef bugün kapanacak olan- “Tüm Zamanların Hatırına Sarayda Bir Fincan Kahve” sergisinde teşhir edildi. Üç defa gezdiğim halde, yazmayı ihmal ettiğim bu sergide Türk kahve kültürü bütün inceliği ve zenginliğiyle yansıtılıyordu. Milli Saraylar Daire Başkanlığı uzmanlarından Ayça Özer Demirli’nin koordinatörlüğünde hazırlanan sergide, Topkapı Sarayı ve İBB Şehir Müzesi koleksiyonlarından seçilmiş, birçoğu belki de yüz yıldır ilk defa gün ışığına çıkan objeleri de görmek mümkündü.

“Sarayda Bir Fincan Kahve” sergisinde neler yoktu ki… Kahve kavurma ve öğütme araçlarından sitil takımlarına, mangallardan seyyar kahve ocaklarına, cezvelerden fincanlara, fincan zarflarına kadar, her biri başlı başına bir sanat eseri olan yüzlerce obje… Medyanın nedense pek ilgi göstermediği bu önemli sergi, bereket versin, aynı ismi taşıyan bir kitapla da taçlandırıldı. Gül Fatma Koz, Ayça Özer Demirli, Nurten Öztürk, Gökşen Birincioğlu, Gökçe Demiray, Ceylan Aydın, Ömür Tufan, Emine Bilirgen, Gülname Turan, Ahmet Zeki Turan ve Nazlı Eda Noyan’ın kahve kültürümüzü çeşitli yönlerden ele aldıkları yazılardan ve sergi kataloğundan oluşan kitap, kahve tiryakilerinin ve kitap kurtlarının ağızlarını sulandıracak cinsten…



Kahvenin Türkiye macerası son derece heyecan vericidir. Bilirsiniz, XVI. yüzyıl ortalarında ulaştığı İstanbul’da ciddi bir muhalefetle karşılaşan bu nefis içecek, çok geçmeden saltanatını ilan edip şedid muhaliflerini bile taraftarı hâline getirmeyi başarmıştır. Bu başarının ardında, sadece nefis kokusu, benzersiz lezzeti, zihin açıcı ve yorgunluk giderici hassaları değil, insanları bir araya getirmedeki şaşırtıcı mahareti de vardır. Otoriteyi asıl ürküten, kahve içilmeye başlanan mekânlarda, yani kahvehanelerde konuşulanlar ve konuşulacak olanlardır. Kahvenin yasaklanması için fetva ve fermanlar çıkaranlar, belki de kararlarını verirken kallâvi fincanlarıyla acı kahvelerini yudumluyorlardı.

Kahve çok geçmeden Saray’a da girip protokolde yerini almış, yani kaleyi içten fethetmiştir. Son ciddi -ve hatta kanlı- yasaklar Sultan IV. Murad devrinde yaşandı. Devlet, daha sonraki dönemlerde kahvehaneleri kapatmak yerine, hafiyelerle sıkı bir şekilde takip ederek kontrol altında tutmayı tercih etti. İçecek olarak kahveyi yasaklamak -saçma bir yasaktı bu- artık kimsenin aklından bile geçiremeyeceği bir şeydi; çünkü damarlarımızda adeta kan yerine kahve deveran ediyordu. Yabancı gezginler, kahvenin Türkiye’de hayat tarzının nasıl ayrılmaz bir parçası hâline geldiğini hayretle gözlemlemişlerdir. Türk’ün günü kahvaltıyla başlıyordu; yani sabah yemeği yenmiyor, sırf kahve içebilmek için bir şeyler atıştırılıyordu (Bana sorarsanız, ‘kahvaltı’ Türkçenin en güzel kelimelerinden biridir).

Türkiye’de gün hâlâ kahvaltıyla başlar, fakat artık içilen kahve değil çaydır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan ve sonraki tarihlerle sık sık tekrarlanan kahve darlıkları, daha da kötüsü, kahveye nohut, arpa gibi bakliyat ve tahıl cinslerinin karıştırılması halkın kahveden soğuyarak çaya yönelmesine yol açmıştır. Kahvehanelerde de artık kahveden çok çay içiliyor. Misafir ağırlama, kız isteme, söz kesme ve nişan gibi bazı törenlerde yerini az çok koruyorsa da “kırk yıl hatır”dan artık söz edilemez. Damarlarımızda dolaşan kanda uzunca bir zamandır kafein değil, tein daha fazla. Yine de Türk kahvesini hiçbir lezzete değişmeyecek ciddi tiryakiler vardır ve olacaktır. Onların asıl derdi, Türk kahvesinin kendi vatanında usulünce pişirilmemesi, geleneklerinin yaşatılmaması, müşterilerine Türk kahvesini en saf hâliyle sunmak için özel bir dikkat gösteren mekânların bulunmaması, hatta bazı otellerin, kafelerin vb. mönülerinde Türk kahvesine yer verilmemesidir.

Kıssadan hisseye gelince: Anlamsız yasakların ve dayatmaların ilanihaye sürdürülemeyeceğini anlamak için kahve tarihine bakmak bile yeter. Çocukça bir mızıkçılıkla Meclis’te yemin boykotu yapan aklı tutulmuş vekillere de birer fincan sade kahve içmelerini tavsiye ederim; zihne küşayiş verir.

Beşir Ayvazoğlu





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir