Anasayfa / Makaleler / Telekulak skandalı: Seçilmişler medya patronlarına karşı

Telekulak skandalı: Seçilmişler medya patronlarına karşı




Telekulak skandalı meselesinde sakin bir hafta mı geçti?

Elbette hayır. Bu kriz neredeyse saat başı farklı yönlere doğru büyümekte. Rebekah Brooks’un tutuklanması, çok şaşkınlık yaratan bir gelişme oldu. Emniyet Müdürü Paul Stephenson’ın bu tutuklanmadan sadece birkaç saat sonra istifa etmesi ise pazar gününü sıra dışı bir güne dönüştürdü. İki hafta önce hem Brooks hem de Stephenson’ın bu şekilde gideceklerini kim düşünebilirdi?

Bu olaylar içerisinde bazı şeyler ön plana çıkıyor. Öncelikle, Brooks olsun ya da olmasın meclis komitesinin yapacağı toplantı çok önemli bir an. Rupert Murdoch, sıradan milletvekillerini hep aşağılardı. Ancak başbakan ya da bir parti başkanıyla konuşmaya tenezzül ederdi, o da eğer sürekli gülümser ve onun duymak istediklerini söylerlerse. Şimdi o ve oğlu, iki hafta önce hayal bile edemeyeceğimiz bir şekilde sorgulanacaklar. Eğer bu soruşturmaya razı olmasalardı -dün John Whittingdale’in teyit ettiği üzere- tutuklanacaklar ve muhtemelen Westminister’ın saat kulesine kapatılacaklardı.

Eskiden Rus çarlık sisteminin suikastlarla desteklenen bir otokrasi olduğu söylenirdi. İngiliz kamusal alanı da biraz buna benziyor: Düşünülmüş, tasarlanmış ilerici dönüşümler yaşamıyoruz. Onun yerine uzun seneler halinden memnun yaşayıp sonra da öfke nöbetine giriyoruz.

Kumarhanelere benzeyen bankacılık sistemiyle yüzleşmiyoruz, ta ki tüm bankacıları kötücül ya da açgözlü görene kadar. Kimse milletvekillerinin aldığı parayı tartışmıyor. Sonra birden milletvekilleri şeytanın ta kendisi, yozlaşmış insanlar olarak görülüyor. Kimse gazetelere haberlerin nasıl geldiğini sorgulamıyor, sonra bir anda diğer kurumları parçalayarak hayatlarını kazanan gazeteciler ve yöneticiler de kamuoyunun bu acımasız öfkesinin hedefi oluyor.

Milletvekilleri ve bankalar gibi News International’da (NI) da çalışanların banka hesaplarına bakılıyor ve bu da onların felaketi oluyor. NI, muhasebesinde çok titiz ve detaylı olmakla ünlü. En küçük harcama kalemi bile yazılıyor. Dolayısıyla polise ve telekulak meselesine ödenen paraların belgeleri olacak ve bunlarda en kıdemli isimlerin imzaları bulunacak.



Amerikaların “İngiliz Baharı” dedikleri bu süreçle ilgili daha zor soru ise bütün bunların bizim demokrasimiz için ne anlama geldiği. Nasıl ki salı günü gerçekleşecek komite soruşturması, milletvekillerinin böyle güçlü adamların iktidarına karşı kendilerini gösterebilecekleri bir fırsatsa, İşçi Partisi ve Liberal Demokratlar arasındaki bu henüz tam telaffuz edilmeyen anlaşma da siyasi sınıf için çok önemli bir an olacak gibi gözüküyor.

Eğer Ed Miliband ve Nick Clegg, medyada mülkiyetle ilgili sınırlamalar konusunda anlaşırlarsa daha çoğulcu bir medya alanına kavuşuruz. Kimse Murdoch gibi birinin ağırlığını tekrar üstünde hissedemez. Bu, seçilmiş siyasetçilerin büyük bir iktidara el koymaları anlamına gelecektir. Miliband ve Clegg, bu konuda ilginç bir uzlaşma içindeler. Acaba bu başka alanlarda da kullanılabilir mi?

Bu mesele kesinlikle bir “Westminister” meselesi olarak görülmemeli. Daha fazla medya patronunun olması ulusal medyada daha geniş yelpazede yer alan fikirlerin ciddiye alınacağı yani daha iyi bir diyaloğun yaşanacağı anlamına geliyor. Siyaseti, sadece en elit siyasetçilerin, medya insanlarının (ve üst düzey polis ve işadamlarının) oluşturduğu ufak bir grubun yürüttüğü ve milletvekillerinin çoğunun sadece ilgilisiz gözlemciler olarak seyrettiği bir faaliyet olmaktan çıkartabilir. Vergi, refah, göç ve geçim meselelerinde daha iyi kararlarla karşılaşabiliriz.

Bu küçük siyaset dünyasında ideolojinin bir anlamı kalmamıştı. Blair’in takımı Murdoch’ın desteğini neredeyse mistik bir hayranlık kabul ediyordu. İşte onların iktidarı sırasında Murdoch’ın yaz partileri herkesin en görülmek istediği yerler oldu.

Cameron, bu stratejiyi devam ettirdi ve ilerletti. En az risklisi bu gibi gözüküyordu. Cameron sonuçta halkla ilişkiler ve kişisel temaslar dünyasından geliyor. Matthew Freud’la el sıkışıyor, Rebekah’ya sarılıyor ve Coulson Cameron’ın ofisinin bizzat içinde.

Kimin eli kimin cebinde bilinmediği, post-demokrat, adeta Berlusconi İtalya’sına benzer bir İngiltere’ye doğru uyurgezer bir biçimde ilerliyorduk. Birden bu büyüyü bozmak için bir şans doğdu. Bu şans sonsuza kadar devam etmeyecek ve milletvekillerinin cesur ve kararlı davranmasına ihtiyaç var. Otoritesi paradan değil seçimlerden gelen daha güçlü bir demokrasi… Çok büyük umutlar mı bunlar? Aslında bugünden bakıldığında ‘olabilir’ diyorum.

JackIe Ashley





Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir