Anasayfa / Makaleler / Gün Boyu Hem İyiyi, Hem Kötüyü Yaşamak

Gün Boyu Hem İyiyi, Hem Kötüyü Yaşamak



Gün Boyu Hem İyiyi, Hem Kötüyü Yaşamak

Adnan Erdoğmuş

Gün boyu hem iyiyi, hem kötüyü yaşamak. Ruh halimiz de, yaptıklarımız da öyle. Bir mutlu, bir mutsuz. Küçük şeylerle mutlu olurken, ufacık meselelere takılıp kalıyor, sürekli huzuru ve kalıcı mutluluğu arasak da neden bulamıyoruz?

Bilinçlerimiz açık, zihinlerimiz mi dağınık; yoksa zihinlerimiz açık da, bilinçlerimiz mi bulanık? Neden bilincimiz uykudayken zihnimiz sihirbazlığa soyunuyor, binbir film çeviriyor, yaşanmaz rüyalar görüyoruz da; uyanınca, akıl başa dönünce, hepimiz aynı senaryoda sıkışıp; rüyalarımız özgür, akıllarımız tutsak kalıyoruz? Halbuki geceleri uyuyor, gündüzleri yaşıyoruz…

Gün boyu hem iyiyi, hem kötüyü yaşamak. Ruh halimiz de, yaptıklarımız da öyle. Bir mutlu, bir mutsuz. Küçük şeylerle mutlu olurken, ufacık meselelere takılıp kalıyor, sürekli huzuru, kalıcı mutluluğu arasak da neden bulamıyoruz?

Çelişkiler

Genlerimiz ne kadar aktif, damarlarımız ne kadar besleyici böyle. Aynı bedende hem doğruyu hem yanlışı; hem sevinci hem acıyı, hem bencilliği hem paylaşımı; bu kadar çelişkiyi, yükü nasıl taşıyoruz?

Bir yanda korkularımızdan beslenen hırs, kibir ve haset. Öte yanda cesur yüzümüz; tevazu, hoşgörü ve merhamet. Çoğu zaman hepsi birbiri içinde keşmekeş. Hep iyi olmak istesek de, bir yerlerde sanki bir reaktörümüz var, istesek de durduramıyoruz. Düğmesi nerede bunun, yok mu bir regülatörü? Şalterini bulup kapatamıyor, nefsimize bir türlü tam söz geçiremiyoruz.
Yine egolar…




Bile bile lades, elimizde değil, şartlı refleks, çoğu reaktif davranıyor, her zaman akılcı düşünüp yapıcı olamıyoruz. Benzer şeylere alınmaktan, kızmaktan, aynı egolara takılıp kalmaktan kendimizi alamıyoruz. Her birimiz ne işler başardık, ne problemler çözdük işlerimizde, kendimizi öyle kolay çözüp geliştiremiyoruz. Zorlanıyoruz.

Bir arada yaşıyoruz, yalnız değiliz biliyoruz ancak, benliğimiz çiftliğimiz olmuş, yine de “ben” odaklı davranıyoruz. O kadar çabalasak, “biz” olmayı becersek dahi, bu kez de karşımızda yeni bir “siz” yaratıyor, ötekileştiriyoruz. Barışık bir “ben”; olgun bir “biz” öyle kolay olamıyoruz. Yeterince dinlemiyor, empati kuramıyor, “ben oynamam” diye kestirip atabiliyoruz. Koca koca insanlar; hiç mi büyümedik, hala mızıkçılık yapabiliyoruz…
Neden olmuyor?

Neden beceremiyoruz? Dalgalarını, çağlayıp kendimiz yarattığımız tekinsiz denizler yerine, neden durgun bir gölde gönlü zengin, ruhu dingin yaşayamıyoruz? Neden bu kadar zor? Niye kıyısına köşesine bu kadar yakınız da bu altın gölün, bir türlü içine dalıp kulaç atamıyoruz?

Muhtacın elinden tutan da biziz, birbirimizi muhtaç hallere düşüren de. Dertlere derman olan da biziz, sorunları doğuran da. Yüreğimizde kaç deste gül fidan ekili, kaç parça diken saplı acaba? Oysa gönül bahçemize bulsak bir bahçıvan; her yeni bir gün doğarken budatsak güllerimizi, dikenlerimizi birer birer söküp atsa kalbimizden; gonca gonca açıversek iyiliklere, her sabah yeniden, taptaze…

Değil bahçıvan, bir bahçem bile yoksa, peki ya, “vücud iklimimin sultanı”, sen neredesin? Yalnızca buselik makamında mısın? Hiç mevkiini terk etmez, yardıma koşmaz mısın?

Söyle!.. Bu kibr-ü kini nasıl yıkacağız, nefsümüzü nasıl dağlayacağız İsmail Ümmi?
Ümüğümüz sıkılı kalmış otomasyon çağında, ciğerlerümüz kopya hayatlarda solumakta, peki biz içerümüzü nasıl pakeyleyeceğiz şimdi? Ya can mülkünü nasıl yuyacağız?

Öyle hariçten, yüzyıllar ötesinden, ma’şuka bakıp gazel okumak kolay. Nefsünü kırıp astığın burç tepelerinden halimizi seyredip duracağına, bak ömürler de uzadı, kalkıp dönüp bir gelip, avare dolaşıp AVM’lerde, bağdaş kurup plaza kübiklerinde, kasideler yazıp e-mesajlarla, kolaysa gel sen yaşa, gel de sen çağla bakalım hidro elektrik santralli ırmaklarda.

Ak akçe, gün kara olmuş dervişim, zamanında şunun muhtevasını da vereydin, reçetesini de yazaydın ya İsmail emmi!

Benim canum uyanıkdur ol ma’şuka bakan benem
Her denize karışmağa ırmak olub akan benem
Irmaklayın ben çağlaram gah gülerem gah ağlaram
Nefsüm ciğerüm dağlaram kibr-ü kini yıkan benem
Kırdım bu nefsüm çerisün bir etdüm burc-u barusun
Pakeyledüm içerüsün can mülkünü yuyan benem

İsmail Ümmi




Yazımızı beğendiniz mi?

Size daha güzel hizmet sunabilmemiz için lütfen bize destek olun. Yazımızı aşağıdaki sosyal medya sitelerinde paylaşabilirsiniz.

Bunu da İnceledinizmi ?

Kale Gibi Sağlam Büyümek

“Yatırım ve yeniden yapılanmadan sonra sıra güçlü büyümeye geldi” 1950’li yıllarda Tahtakale’de küçük bir atölyede …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir