Anasayfa / Makaleler / Suriye’nin kanlı dönüşüm sancısı

Suriye’nin kanlı dönüşüm sancısı




Batı, sömürgelerinden müdahaleye açık, otoriter ama zayıf, kendine muhtaç yönetimler bırakarak çekildi.

Ortadoğu’da, eski Batı sömürgesi hemen bütün ülkelerde yönetimler halktan kopuk ve toplumlarıyla problemliydi. Irak ve Suriye gibi ülkelerde ise çoğunluğun dokusuna ters yönetimler kurulmuştu. Irak’ta nüfusun çoğunluğunun (yüzde 65) Şii olmasına rağmen Sünni bir yönetim kurulmuş; Suriye’de ise ezici Sünni (yüzde 90) çoğunluğa rağmen iktidar Nusayrilere bırakılmıştı. Fransızlar tarafından devlet ve ordu kadrolarına yerleştirilen Nusayriler Hafız Esed’le mutlak iktidar haline geldiler. Azınlığın çoğunluğa hükmettiği bu yönetim anlayışı, bizim 28 Şubatçıların da öykündüğü bir rejimdi.

Suriye, Arap ülkeleri arasında beşeri dokusu, kültürü, özellikleri bize en çok benzeyen ülkedir. Suriye’de pek çok Türkmen, Kürt, Çerkez, Ermeni vardır ve bu insanlar kendilerini Türkiye’ye yakın hissederler. Pek çoğu Türkçe bilir. Türkler, Anadolu’dan önce Suriye Selçukluları ile Suriye’de idiler. Selçuklu komutanı Süleyman Şah’ın mezarı hâlâ Suriye’dedir. Suriye, Osmanlı Devleti’nden en son kopan Arap ülkesidir. Son dönemlerine kadar Osmanlı’ya asker vermiş, bağlılığını korumuştur. Yemen’de, Çanakkale’de çok sayıda Suriyeli şehit vardır. Suriye Osmanlı’dan önce de Memlüklerin elindeydi. Osmanlı Devleti dağılana kadar bin yıldan fazla bu coğrafya hep Türk hâkimiyetinde kalmış; İttihatçı Cemal Paşa’nın uygulamaları sonucu adeta zorla bizden uzaklaştırılmıştır.

Halk ayaklanmalarına Suriye’deki rejimin tepkisi Mısır ve Tunus gibi olmaz; olmamaktadır. Suriye’de yönetim halka karşı çok daha sert ve acımasız davranmakta; kan akıtmaktan, kitleleri öldürmekten çekinmemektedir. Zira Suriye’de rejimin, ordunun, istihbaratın ve bütün önemli kurumların sahibi, hâkimi azınlıkta bulunan Nusayrilerdir. Çoğunluk yıllardır devlete ve önemli kurumlara yaklaştırılmamıştır. Suriye’de mevcut yönetimin değişmesiyle sadece bir diktatörlük yıkılmayacak; azınlığın hâkim olduğu yönetim şekli de değişecektir. Demokratikleşmeyle sonuçlanacak bir süreç, şu anda ülkenin yönetimini elinde tutan, kaymağını yiyen hâkim azınlığın bütün ayrıcalıklarını kaybetmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle devlete hükmeden kesim rızasıyla buna müsaade etmeyecektir. ‘Reformcu’ olduğu iddia edilen Beşşar Esed demokratikleşme kanallarını açmaya çalışsa dahi, orduyu, polisi ve istihbaratı elinde tutan Nusayri azınlık buna karşı çıkacak; eylemcilerle, halkla kanlı şekilde savaşacaktır-savaşmaktadır. Nitekim ‘ılımlı’, ‘değişime açık’ bir lider olarak görülen oğul Esed bol miktarda kan dökmektedir.



Ordunun Mısır’daki halka sıcak ve olumlu davranışını, Tunus’taki eylemsizliğini Suriye’de beklemek abestir. Oralarda ordularla halkların dokusu aynı idi. Ordu, kendinden insanlara silah çekmekten uzak durmakta, kan dökmemeye itina göstermekteydi. Dahası, göstericilere moral ve destek vermekteydi. Suriye’de ise ordu, istihbarat ve polis teşkilatı bir azınlığın elindedir. Eylemcilerin başarılı olması hâkimiyetlerinin sona ermesi ile eş anlamdadır. Bu sebeple, Suriye’deki olaylar Ortadoğu’daki hareketlerin en kanlısı ve en trajiği olma yolundadır. Esed ailesi ve devlete hâkim azınlık daha önce (1982) dünyanın gözü önünde işlenen ve yaklaşık 80 bin insanın ölümüne neden olan Hama, Humus katliamlarına benzer katliamlardan kaçınmayabilir.

Türkiye Libya’da bir iç savaşa neden olmamak ve Batı’nın ‘içten vuruşturma’ projesine alet olmamak mülahazasıyla Kaddafi muhaliflerine silah dağıtılmasına karşı çıkmıştır. Bu durum Arap sokaklarında “Türkiye’nin ve Türk hükümetinin Kaddafi’ye taraftar olduğu” şeklinde anlaşılmıştır. Bundan dolayı, Türkleri çok sevmesine rağmen, muhalifler Bingazi’de Türk konsolosluğunu basmaya kalkmışlardır. Şu anda benzer bir durum Suriye için söz konusudur. Başbakan ve Türk hükümeti eski iyi ilişkilerinden hareketle Esed’e nasihat ederek, reform tavsiyelerinde bulunarak problemi çözmeye çalışmaktadır. Suriye rejimi ise her gün akıttığı kanı ve kullandığı şiddeti artırmaktadır. Bu durum Arap sokaklarında ve dünya kamuoyunda, “Türkiye’nin bir diktatörü koruduğu!” şeklinde anlaşılabilecektir. İsrail’in öldürdüğü sivillere karşı şiddetle tepki gösteren hükümetin, Suriye’deki ölümler karşısında yumuşak tavrını sürdürmesi sorgulanmaktadır. Türk hükümeti, bölgede İran’ın müttefiki, Batı’yla problemli, halkıyla sıkıntılı otoriter Suriye yönetimini daha fazla korumamalı, net bir tavır almalıdır. Türkiye’nin gerçekleri yalın bir dille telaffuzdan kaçınması “bir diktatörü koruduğu” şeklinde anlaşılmakta; Başbakan’a ve Türkiye’ye olan ilgiyi, sevgiyi eritmektedir.

Mahmut Akpınar Turgut Özal Üniversitesi





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir