Anasayfa / Makaleler / Tenefüs

Tenefüs




Adnan Erdogmuş

Sosyal sorumluluk projemiz çerçevesinde gönüllü çalışanlarımızla birlikte ziyaret ettiğimiz “Kardeş Okul” Müdürünün odasında çaylarımızı yudumlarken, alışkın olduğumuz tenefüs zili yerine güzel bir melodi kulaklarımıza çalındı. Müdür Bey, öğrencilerin ders aralarında kendisinden “Dere boyu kavaklar” benzeri daha hareketli parçalar istediklerini ve bahçede hep birlikte kolbastı oynamaya bayıldıklarını aktardı.

Dere boyu kavakları” duyan kardeşlerimiz tenefüslerde kolbastıyla oynayadursun, plaza boyu kübikleri dolduran ofis çalışanlarını gittikçe artan yoğunlukta “Call” basıyor.

Akşamdan erittikleri “Gelen Mesaj” kutularında, sabaha yüzlerce yenisiyle başlayan soluk benizli beyaz yakalılar, özellikle bir holding bünyesinde ya da global bir şirkette çalışıyor, hele de bölgesel bir görevde bulunup, sanal ekipler içinde yer alıyorlarsa, günlerinin büyük bir kısmını artık telekonferanslarda geçiriyorlar.

Günümüz telekomünikasyon teknolojileri, yüzyüze iletişim için gerekli seyahat, toplantı masraflarını kısmak, daha fazla katılımcıya imkan tanımak, zamana hız katmak benzeri önemli avantajları taşısa da, verimlilikleri sorgulanıyor:

Söz konusu teknolojiler marifetiyle sanal iş yönetimine evrimleşen iş görüş tarzının; müşterileri arasında GE, GM, Boeing gibi önemli kuruluşların yer aldığı Utah merkezli VitalSmarts firmasının değişik şirketlerde sanal takımlarda çalışan 608 katılımcı ile yaptığı bir araştırma; eksik iletişim, verilen sözlerin yerine getirilmemesi, güvensizlik benzeri işyeri ilişkileri sorunlarının; sanal çalışma ortamlarında, aynı binada yanyana çalışma tarzıyla kıyaslandığında, yüzde 243 oranında arttığını ortaya koydu.

Keza bu araçlar, PowerPoint dosyaların sunuladurduğu monoton içeriklerinden uzaklaşmaya, siber ortamı bireyleri yabancılaştıran etkilerinden kurtarmak için hergün yeni icat interaktif kitlerle; video konferanslar, moderatörler, oylama benzeri fonksiyonlarla yenilemeye, verimli ve ilginç hale sokmaya çalışsalar da, nafile.

Bulunduğumuz her yerden, gece gündüz demeden; kafeden, yoldan, evden çalışma imkanları sunan mobilişim çağının başımıza sardığı, başlarda pratik bulup dört elle sarılsak da, zamanla esiri kaldığımız bu telekonferanslara, “Sessize al” düğmelerine basılmasının unutulduğu anlarda, arada bir klakson çalan şoförler, evde oynayan çocuklar, sokakta havlayan köpekler söze karışıp, renk katıp, hayat vermese, dışarıda yaşananacak gerçek bir dünya olduğunu hepten unutacağız.

Nereden katılırsak katılalım, açlık şekerlerimizi yükselten, ergonomik ağrılara sebep olan, bir ara vermemize, kısa bir tenefüse dahi imkan tanımayan birbiri ardısıra uzun telekonferanslarda sürekli uyanık kalmak zorundayız. Yoksa tam da dikkatinizin dağıldığı anda size sorulan bir soruyu kaçırıp, bütün sanal ahaliye bu kulaktan kulağa oyununda bir anda mahçup kalabilirsiniz.

Bu nedenle telekonferans boyunca nasıl dinç ve ayık kalınır, birtakım önlemler almanız, teknikler geliştirmeniz gerekir: Örneğin bir sonraki matine başlamadan önce mutlaka tuvalete uğrayınız. Buna vakit bulamayacağınız, Call’dan Call’a atlamak durumunda kalacağınız haller için çekmecenizde bir adet ördek bulundurunuz. Uzun yola çıkar gibi suyunuzu, bisküvinizi önceden masanızda hazır tutunuz. Akşam saatlerinde, benzininiz azalıp, benziniz attığında koyu bir kahve içiniz. Suare esnasında merkezi klimalar kapanacağından, kış için kalın yün battaniye, yaz için irice bir flamenko yelpaze edininiz.



Kulaklarımızda çınlayan hatlar “Toll Free” olsa da, masa başlarında vınlayan paha biçilmez hayatlarımızdır. Konuşma sırası bize gelene dek, dere kenarı değil, “Tango & Cash”, koca metropol burası, ofistekiler ayıplar diyerek kolbastı oynayamasak da, hiç olmazsa arada bir ayağa kalkarak, “Hands Free” ellerimiz havada, masa başından fazla uzaklaşmadan, pasodoble adımlarla, kendi çevremizde ani hareketlerle dönerek, “Esperanza esperanza”, a viva teleconferanza, ale ola, hola, topuklarımızı yere sertçe cha-cha-cha vurarak, vücut egzersizleri yapmalıyız.

Yoksa bu gidişle mutasyona uğramamız kaçınılmaz duruyor. Bu devran, göz ovuşturan monitörler, kulak tırmalayan Headset’ler başında böyle döndükçe, zamanla gözlerimiz irileşecek, fakat ferleri sönecek gözüküyor. Kulaklarımız yassılaşıp, dikine büyüyecekler. Zaten bellerimiz bütün gün oturdur, masa başlarında fıtık olmaktalar. Yüzlerimizin yerine iki nokta üstüste ve parantez kapamaları güldüğünden, yanaklarımız da giderek solmaktalar.

Teknoloji, insan zekasının ürünü, hayatı yaşanılır kılmalı. Mobil yaşam bağımlılık değil, özgürlük vermeli. Lakin işimiz global, hayatımız sanal. Dilimiz desen yarı İngilizce, yarı mahal: Maslak’ta, Cenevre’de, Dubai’de çalışalım fark etmemekte, yanyana dikilmiş binalarda hareketsiz sararmakta, nerede kaldı “Dere boyu kavaklar/Açtı yeşil yapraklar”, önümüzdeki camekanlardan kuru bir selvi dalı bile görememekteyiz.

Geçtiğimiz Cumartesi bir hastanenin ortopedi revirindeydim. Bel ve boyun röntgenlerinin biri bin para gidiyordu! Kuyrukta boyunlukla, bileklikle bekleyenleri dik kulaklarından, soluk benizlerinden tanıdım. Sıra bana geldiğinde, sol kolumu askısından yavaşca çıkarıp, sağ bacağımı usulca sürükleyerek, ben de tüm bir vücut ekstresi aldım.

Hesap kabarık çıktı. Omuzda ve dizde yoğun kireçlenme birikmiş, beter ağrıyor. Elinde röntgen filmlerim, eşim arada bir PowerPoint’lerle dolu başımı okşayıp, Excel’i kaymış sırtımı sıvazlıyor. Çıkarken sektörden eski bir tanıdığa da rastgeldik. Hep birlikte ağlanacak halimize gülelim dedik, gamzelerimizi bulamadık.

Akşam eve vardığımda, elimde mutfaktan kaptığım bir oklava sopası, doktorun önerdiği fiziksel egzersizlere başladım. Kurt kocadı: Oğlanla kız arkamda, ben önlerinde, liseli bando takımı şefleri gibi, haftada 3 kez salonun ortasında, ince uzun sopayı 5×15 kez sağa sola, 5×15 kez öne arkaya doğru sallayıp duruyor, seans bitince dizlerimi ovuşturup, buz uyguluyorum.

Evvelsi akşam komşular bizdeydi. Onlar da benzer omuz ağrılarından muzdarip olup, oklava yerine stor perde çubuğu kullanıyorlarmış. Daha hafif, daha pratik geliyormuş. Eskiden sinemadan, müzikten konuşup pasta çörek yerken, hep birlikte ağrı kesicilerimizi alıp, omuz omuza dayanışma içinde dertleşip halelleştik.

Plazalarda asayiş berkemal gözükse de, ahali derbeder görünüyor. İş çığrından çıkmış, herkes hala bir işe yaramaya çalışıyor. Oysa iş bize yaramayıp, ödemler çoğalıp, ağrılar artıp, ofise gidemediğimiz günler, network ağlarla ördük dünyamızı, fiber optiklerle döşedik, hayata bağlanmak artık hepimize hayal, kalkıp sanal Call’lara, bileğimizde ateller, belimizde korseler evlerden çalışıp, bağlanıyoruz!

Bugün “çalışma” terimini çok ihtiyatlı kullanmamız gerekiyor. Bu terim artık fazla anlam yüklüdür ve bizim de işimize yaramamaktadır. Çalışma zorunluluğunun gevşemesinin tüm bireyler için imkan tanıyacağı şey, kuşkusuz – bireysel ve kolektif, temel değeri olan – zamanla yeni bir ilişkidir. Bu zamana hakim olmak ve örgütlemek, yüzyıllarca gölgede kaldıktan sonra, yeniden esaslı bir sanat olarak ortaya çıkacaktır.

“Emek – Kaybolma Yolunda Bir Değer mi?”, Dominique Meda.

Adnan Erdogmuş






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir