Sağlık Haberleri

Yeni nesil aşı teknolojisi

Dayanıklı Aşı Taşıyıcı Protein Mikrokürecik Teknolojisi

Dünyada ilk kez ASC zerrecikleri üzerinde başka moleküllerin (antijenlerin) taşınabileceğini ve bunların makrofaj hücreleri tarafından sindirebileceğini bulup, bu sayede yeni nesil bir aşı teknolojisi geliştiren Prof. Dr. Nesrin Özören, dışarıdan bir virüs ya da mikroorganizma hücre içine ya da vücut içine geldiğinde tetiklenen bu mekanizmanın, enfeksiyon bölgesindeki mikroorganizmanın yok edilmesinde etkili olduğunu ‘belirtiyor. Bunun dünyada bir ilk olduğunun altını çizen Özören, “Günümüzde aşı teknolojisinde kullanılan lipozom veya nano-parçacık odaklı farklı taşıyıcı sistemler var ancak bizim geliştirdiğimiz mikrokürecik sistemi yepyeni bir teknoloji. Bu sistem, ASC proteininin meydana getirdiği iplik yapılarının birbiri üzerinde katlanarak yumak gibi tanımlanabilecek sağlam bir yapı oluşturmasından kaynaklanıyor. Buluşumuz, üzerine yüklenen antijenleri/uyaranları oda sıcaklığında ya da donma/çözülme döngülerine dirençli bir şekilde koruyor. Bu teknoloji ile geliştirilecek tüm aşılar, bugün ihtiyaç duyulan sabit koşullar yerine normal ısı koşullarında dünyanın her yerine gönderilebilir” diyor.


“Dayanıklı Aşı Taşıyıcı Protein Mikrokürecik Teknolojisi” Türkiye’nin uluslararası anlamda dört bölgede birden patentli ilk ve tek buluşu. Üç bölgede birden patentli buluş sayımız ise toplam yedi. Bunların içinde cerrahi alet ve çip teknolojileri dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Nesrin Özören

BOĞAZİÇİ Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Özören tarafından geliştirilen “Dayanıklı Aşı Taşıyıcı Protein Mikrokürccik Teknolojisi” Avrupa Patent Ofisi, Japonya ve ABD’den sonra Çin Patent Ofisi’nden de patent alarak, Türkiye’nin uluslararası alanda ilk ve tek biyoteknoloji patenti oldu. Bu buluş sayesinde, ASC proteini mikrokürecikleri ile üretilen aşılar bir soğutucuya gerek duymadan oda sıcaklığında taşınıp depolanabilecek. Tüm aşılarda kullanılabilecek buluş, aşıların bağışıklık yanıtını da güçlendiriyor. Kuş gribi, domuz gribi, zika ve denge gibi dünyayı sarsan yeni virüslere karşı da etkin bir buluş olarak kabul gören mikrokürecikler, vücudun kendi ürettiği bir proteinin biyoteknolojik ortama taşınması olarak tanımlanıyor.

“AŞI İHRACATÇISI OLABİLİRİZ”

ASC zerrecik/mikrokürecik aşı taşıyıcı teknolojisinin, soğuk zincir standartlarından bağımsız olarak aşıların dünyanın her yerine bozulmadan gönderilmesini olanaklı hale getireceğini ifade eden Prof. Özören, bunun dünyada bir ilk olduğuna vurgu yapıyor. Günümüzde kullanılan yeni nesil aşılara mikroorganizmaların sadcce en çok bağışıklık yanıtı veren parçaları dahil ediliyor, bu yapıları içeren aşıların da 2-8 derecede ve sabit koşullarda saklanması gerekiyor. Soğuk zincir bozulduğunda veya elektrikler kesildiğinde aşıların hepsi çöpe gidiyor. Mikrokürecik teknolojisi bu anlamda sektörü kökten değiştirebilir.

Türkiye’de her yıl bir milyondan fazla bebeğin doğduğunu, her birine ilk 24 ay içerisinde 13 çeşit aşı yapıldığım, bu aşıların da hepsinin ithal olması sebebiyle SGK’nın sırtında milyonlarca dolarlık yük olduğunu vurgulayan Prof. Özören, “Yatırımcılara kapımız açık, görüşmelere de başladık, aşıları ülkemizde üretebilir ve ihraç eder pozisyona gelebiliriz’’ diyor. Fare deneylerini tamamladıklarını, yakında insan üzerinde faz deneylerine başlayabileceklerinin bilgisini veren Özören, her şey yolunda giderse buluşun beş sene içerisine ticari ürün haline gelebileceğini aktarıyor.

Mikrokürecik teknolojisinin ticari boyutta asıl önemli kısmı ise, aşının gıda, burun spreyi ve krem gibi çeşitli ortamlara da entegre edilebiliyor olması. ilk etapta burun spreyi formunda aşı üretmeyi planladığım aktaran Özören, “Yatırımcılarla görüşmelerimiz tamamlandıktan sonra bir yol haritası çizerek şirket kurma aşamasına geleceğiz” diyor. Mikrokürecik teknolojisinin kanser aşısı olarak bilinen immün tedavide de kullanılabileceğini ifade eden Özören, fare deneylerinde tümörü tamamen yok etmeyi başardıklarını belirtiyor.

“BAKIŞ AÇIMIZ DEĞİŞMELİ”

Ülkemizde bilimsel araştırmalara ayrılan fonlar açısından acilen bir bakış açısı değişikliğinin gerektiğini vurgulayan Özören şunları aktarıyor:

“Amerika, Hindistan’ı bulmaya giderken keşfedildi. Bilim de böyledir. Bulmak için yola çıktığınız şeyden başka bir şey bulursunuz genelde. Biz 2007’de Boğaziçi’nde yola çıktığımızda aşı teknolojisi bulalım diye yola çıkmadık. Yolda bulduklarımız bizi buraya getirdi. Fonlar verileceği zaman ‘ne üreteceksin ne yapacaksın’ diye soruluyor. Bilim öyle bir şey değil ki. Araştırmacının sorduğu soruya vc o soruya yanıt bulacak bir altyapıya sahip olup olmadığına bakılmalı. Ancak bu şekilde ilerleme sağlanabilir bilimsel anlamda.”

“AFRİKA’YA GİDİN DİYORUM”

21. yüzyılda geçmiş yüzyılların kalıplaşmış mühendislik ve hekimlik ezberleriyle yol alınamayacağına da değinen Özören, geleceğin biyoteknolojide olduğuna işaret ederek şunları ekliyor:



“Biyoteknoloji sadece salgın hastalıklar için önemli değil. Bakın iklimler değişiyor. Kuraklığa dayanıklı bitki türleri için de biyoteknolojiye ihtiyacımız var. GDO’nun öcü gibi gösterilmesine karşıyım. 8 milyar insanı nasıl besleyecek dünya? Organik beslenmek isteyenlere Afrika’ya gidin diyorum. Organik besleniyor ama 30 yaşında hayatlarını kaybediyorlar. Ayrıca sürdürülebilir enerji, toprağın, denizlerin temizlenmesi ve biyoyakıt çalışmaları da biyoteknoloji ile mümkün. Şimdi CRISPR teknolojisi ile doğacak çocuğun DNA’smı da değiştirebildiğimiz bir çağa girdik. İlk denemesi geçenlerde Çin’de yapıldı. Ama genetik düzenlemelerle alakalı bir sürü soru işareti olduğunu akılda tutmalı. Bir çocuk genetik olarak uzun boylu, uzun ömürlü tasarlandıktan sonra, onun çocukları, torunları nasıl olur bilemiyoruz. Bunun cevabını hiçbir biyolog, genetikçi veremez. Belki çocuk uzun ömürlü tasarlanacak ama bir mantar enfeksiyonundan ölecek bilemiyoruz. Yaptığımız her etki, başka etkileri de beraberinde getiriyor sonuçta. Ayrıca tıpkı nükleerde olduğu gibi biyo-teknolojinin de hem iyi hem kötü amaçlı kullanılabileceğini unutmamalıyız. Biyolojik silah da üretebiliriz, ilaç da.”

Prof. Dr. Nesrin Özören kimdir?

Türklerin isimlerinin bile zorla değiştirildiği baskı döneminde, 1989 yılında henüz 17 yaşındayken ailesiyle birlikte Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etti. 1985 yılında Nesrin Salimova Hasanova
olan adı zorla Nadejda Strahilova Handjiyeva olarak değiştirilmişti. Bunu bir türlü kabullenemiyor ve kafasında mücadele planları kuruyordu. Bu zor yıllarda, isminin Naum’Şalamanov olarak değiştirilmesini kabullenmeyen, Amerika’nın vatandaşlık teklifini de geri çevirerek Türkiye’ye göç eden Naim Süleymanoğlu, Bulgaristan’daki Türk gençleri için umut olmuştu.

Özören için de Mücadele dolu bir çocukluk ve gençlik dönemi, Özören’in bilim konusunda da mücadeleci bir yapıya sahip olmasına neden oldu. Türkiye’ye göç edip Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra, doktora için ABD’deki Pennsylvania Üniversitesi’ne (UPENN) gitti. Burada programlı hücre ölümleri üzerine çalışmalarını sürdürdü. Ardından doktora sonrası araştırmaları için Michigan Üniversitesi’ne (UMICH) gitti. Burada da bağışıklık sistemi üzerine çalıştı.

2005 yılında Boğaziçi Üniversite’ne dönerek”Apoptoz ve Kanser İmmünolojisi Laboratuvarı”nı kurdu. 2009 yılında ise, çeşitli disiplinleri bir araya getirerek, mikroptan insana kadar çeşitli alanlarda yaşamla ilgili projeler geliştiren “Yaşam Bilimleri Merkezi”nin kuruluşunu gerçekleştirdi. Çok sayıda bilimsel makale yazan Özören’in, Amerikan Kanser Araştırmaları Birliği ve Avrupa Moleküler Biyoloji Örgütü de dahil olmak üzere pek çok saygın bilim kuruluşundan ödülleri bulunuyor.

ÜRÜN DÎRİER


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu