Anasayfa / Makaleler / Başörtüsü ve temsil meselesi

Başörtüsü ve temsil meselesi




Milletvekilleri aday listeleri açıklandığında görüldü ki, Meclis’e girme şansı olan partiler “Başörtülü aday yoksa oy da yok” tehdidini pek de ciddiye almamışlar. Ancak bu kampanya, başörtüsü meselesinin günümüzde aldığı hal konusunda pek çok fikir vermiş, bu meseleyi ele alan siyasilerin, akademisyenlerin ve aktivistlerin mevcut argümanlarını gözden geçirmeleri gerektiğini ortaya koymuştur.

Kampanyaya muhafazakâr erkeklerin şüpheci ve soğuk yaklaşımı kimse için sürpriz sayılmaz. Aynı şekilde liberal görüşlü kadınların ve erkeklerin kampanyaya destek vermesi de beklenen bir durumdur. Bu süreçte şaşırtıcı olan kampanyanın muhafazakâr kadınlar tarafından kısmi olarak -hatta kampanyayı başlatanların beklentilerinin çok da altında bir oranda- benimsenmiş olmasıdır. Bu tavır, başörtülü milletvekili argümanını savunan kimi başörtülü köşe yazarları tarafından bir tür “konformizm” ve statüko taraftarlığı, hatta bazı liderler tarafından da “öğrenilmiş çaresizlik” olarak yorumlanmıştır. Bu iddialarda haklılık payının olmadığı söylenemez. Ama meseleyi yakından takip eden bir “başörtülü” kadın olarak, yakın çevremden edindiğim izlenimler bana bu mesafeli duruşun temelinde yatan nedenin çok daha esasa ilişkin bir mesele olduğunu gösterdi.

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyasına soğuk bakan “başörtülü” kadınlar, esasen başörtülülerin milletvekili olmasına hiçbir şekilde karşı değillerdi �olamazlardı da, zira bu şekilde kendilerinin de kamuda çalışmalarının yolunun bir şekilde açılacağını düşünüyorlardı. Burada esas mesele, Meclis’e seçilecek başörtülü bir kadının diğer bütün başörtülü kadınları temsil edeceği/edebileceği iddiasıydı.

Başörtüsü özgürlüğünü savunan “başörtülü” kadınların söylemlerinde gördüğümüz başörtülü, hani şu, Meclis’te milletvekili olmasını istedikleri başörtülü kimdir? Hangi kimliğin üzerine inşa edilmiştir?

Günümüzde nasıl Ortadoğu birbiri ardına uyanışlar ve isyanlar yaşıyorsa, otuz yıl öncesinde İran devrimini de içine alan süreçte aynı domino etkisi emperyalizm, komünizm ve militan sekülerizm karşıtı bir söylem olarak İslam “düşüncesinde” vücut bulmuş, bu düşünce de en belirgin ve etkili simgesi olarak kadınların örtüsünü belirlemişti. Türkiye de bu sürecin dışında değildi ve “başörtüsü” bir direnişin ve hâkim otoriteye karşı bir duruşun sembolü olarak bayraklaştırılmıştı. Bu haliyle başörtüsü, hem yasakçılar hem de İslamcılar tarafından başörtülü kadınların niyetlerinden bağımsız bir şekilde siyasi bir simge haline getirilmişti. 1990’ların sonuna kadar hâkim otoritenin “türbanlı” diye adlandırdığı kimlik ile muhafazakâr Müslüman kesimin “başörtülü” diye adlandırdığı kimlik birbiri ile örtüşüyordu: Saçın tamamını kapatacak şekilde, başın bir eşarp ile iğne kullanılarak örtülmesi ve kıyafetin tercihen pardösü ya da ona denk gelen bol bir giysi ile tamamlanması. İki tanımı ayıran tek fark, bunların kaynağı idi. Başörtülü, dinin emrini yerine getirirken, türbanlı siyasi düşüncesini ortaya koyuyordu. Yani birinin kaynağı İslam, diğerinin kaynağı İslamcılık’tı.



28 Şubat’tan sonraki süreçte ise özellikle muhafazakâr orta sınıfın zenginliğinin iyice gözle görünür olmasıyla birlikte, “başörtülü”nün tanımı gittikçe genişledi ve çeşitlendi. 2011 yılı Türkiye’sinde artık geniş başörtülü ve pardösülü kadın görme ihtimali neredeyse ortadan kalktı: Rengârenk, her kumaştan, her şekilden örtüler, çeşit çeşit şekillerde başları süslemekte ve bu örtüleri yine aynı çeşitlilikte ve çekicilikte alt giysiler tamamlamakta. İşin ilginç yanı, yasakçı zihniyetin türban tanımı bu çeşitliliği kurnazca içine alabiliyor ve yasak barajından hiçbir başörtüsü şeklinin sızmasına izin vermiyorken, muhafazakâr Müslüman kesimin başörtülü tanımı hâlâ 1990’lardan 2011’e sıçramasını yapabilmiş değil. Burada iki tanımı birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Yasakçı otoritenin bütün akıcılığına, çeşitliliğine ve tutarsızlığına rağmen halen “türbanlı” kimliğini muhafaza etmekteki ısrarı, bu kimliğin içerisinde yer alan ama adlandırmayı kabul etmeyen başörtülülere bir şey öğretmeli: Adına her ne denirse densin bu kimliğin muhafazası yasakçı otoritenin işine gelmekte, “başörtülü” kimliğiyle yapılan her hak savunması aslında “türbanlı” kimliğini de güçlendirmekte. Yani, “başörtülü” ya da “türbanlı” adı altında yapılan her tanımlama ötekileştirici ve öteleyici bir anlam taşımakta, birbiriyle başlarındaki örtü hariç çok az ortak noktası olan insanları bir kimlik altında toplayarak onların bireyselliğini yok saymakta ve onları bir kitle haline getirmektedir. Bu tek-tipleştirici kimlik nedeniyle, uygunsuz davranış gösteren bir “başörtülü” bütün başörtülüleri -hatta kendilerine yüklenilen orantısız temsil misyonu nedeniyle bütün Müslümanları- utandırmakta, aynı uygunsuz davranış başörtüsüz biri tarafından gösterildiğinde ise bireysel, münferit bir ahlaksızlık olarak değerlendirilmektedir.

Başörtüsünü özgürleştirmek

Hem laik yasakçı otorite, hem de muhafazakâr Müslüman kesimin -özellikle de erkeklerinin- başörtülü kadının omuzuna yüklediği bu ağır temsil yükü hiç tartışılmadığı gibi, başörtülü bir vekilin başörtülüleri temsil etmesi yönündeki bir kampanya, bu yükü hiç kalkmayacak şekilde bu kadınların omuzlarına sabitlemek anlamına gelecektir.

Başörtüsünü bir kimlik olarak görmeyip, sadece dinî bir pratik olarak algılayan kadınlar için Meclis’te başörtülü bir kadın milletvekili görmek bir ihtiyaç olarak hâsıl olmuyor. Zaten hangi başörtülü diğer bütün başörtülüleri temsil edebilir ki? Hatta en büyük mesele bu temsil problemi iken, zaten fiilî olarak her bir başörtülü diğer bütün başörtülülerin temsilcisi gibi algılanırken ve başörtülü kadınlar tek-tipleştirilmekten ve bir güruh olarak algılanmaktan bu kadar rahatsız iken, başörtülü vekilin Meclis’te başörtülüleri temsil etmesi gerektiği argümanı elbette ki bu kadınlar tarafından kabul görmüyor.

Başörtülülerin Meclis’e girebilmesi meselesi elbette ki önemlidir ve hak ve hürriyetler söylemi çerçevesinde sonuna kadar savunulmalıdır. Önemli olan, bu savunmayı yaparken kullanılan söylemlerin otoritenin dayattığı ötekileştirici ve tek-tipleştirici söylemleri desteklememesidir. Başörtüsü meselesinde görüldüğü gibi on yıl öncesinin söylemleri ve argümanları artık kullanılamaz durumdadır ve bu nedenle artık bu konuda yeni şeyler söylemenin zamanı gelmiştir. Bu konuda söylenebilecek ilk şey ise “başörtülü” kimliğinin yeni baştan ele alınıp sorgulanması ve başını örten Müslüman kadının bu kimliğin kafesinden artık çıkarılmasıdır. Bir başörtülünün, başka başörtülülerin yaptığı hatalardan utanmaması, kötü bir hareket gördüğünde “inşallah bunu yapan başörtülü değildir” demek zorunda kalmaması için, öncelikle muhafazakâr kadınlar ve erkeklerin başörtüsüne atfedilen bu temsil misyonunu tekrar gözden geçirmesi gerekiyor.

Semiha Topal






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir