Makaleler

Siyaset Mühendisliğimi, Oligarşinin İflası mı?

SiyasetDoğu Perinçek, Aydınlık dergisinin 2 Mayıs 2010 günlü sayısında yayınlanan başyazısında, 20. yüzyılda siyasal sistemin, partilerin yönetimine çöreklenmiş bir oligarşinin kontrolünde giderek çürüdüğünü ve mafyalaştığını şu sözlerle anlatıyordu:

“Partilerin lider kadrosu, artık dava arkadaşları değil, kirli para ortakları ve yatak odası arkadaşlarıdır. Sistem, artık bunu gizlemiyor. En açık yürekli olan da, Gladyo’nun şampiyonluğunu yapan İtalyan sistemidir. Berlusconi’nin kabinesi, yatak odası deneyimlerinde parlayan yeteneklerden oluşuyor. En son İtalya Fırsat Eşitliği Bakanı Carfanga’nın Türkiye ziyareti, Türkiye’deki Gladyo rejimini modernleştirme açısından da öğretici olmuştur. Gazetelerin iftiharla yazdığına göre ‘Şov kızlığından hükümete yükselen’ bu yeni politikacı modeli, sistemin ne kadar demokratlaştığını sergilemektedir.”

Belki de hiç kimsenin aklına gelmeyen bir noktaya işaret eden bu ilginç yazıdan 5 gün sonra, 7 Mayıs 2010’da sabahın erken saatlerinde Türkiye’nin siyasal gündemi, dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, 18 yıllık özel kalem müdürüyle çekilmiş görüntülerinin sanal ortama düşmesi ile sarsılıverdi. Perinçek’in yazısının, izleyen hafta içinde yaşanacaklarla ilgili bir duyuma dayanıp dayanmadığı insanın aklını karıştıracak nitelikte olsa da CHP içindeki komplo teorisyenleri, ilk etapta kasetin kaynağını denizaşırı coğrafyalarda aramaya kalktılar. Ancak bir süre sonra gerçeğin göründüğü gibi olmadığı, görüntülerin CHP içindeki iktidar hesaplaşması çerçevesinde sistem içindeki birileri, hatta Baykal’ın en yakınındakiler (!) tarafından ya da Baykal’ın performansından memnun olmayan darbeci odaklarca servis edilmiş olabileceği görüşü öne çıkmaya başladı. Akılları biraz başlarına geldiğinde ise her zaman yaptıkları gibi kolaycılığı seçip kasetin montaj olabileceğini ve iktidar partisi tarafından servis edildiğini iddia etmeye başladılar. Sonuçta Baykal parti genel başkanlığından istifa etmek zorunda kaldı. Ancak, CHP içindeki Baykal karşıtı odakları bu kesmedi. 4 Mart 2011’de, Baykal ile Kılıçdaroğlu arasındaki Halk TV anlaşmazlıklarının uzantısı olduğu tahmin edilen İklim Bayraktar vakası cereyan etti. Kimine göre bu ikinci kaset saldırısının amacı, Baykal’ın milletvekili adayı olmasını önleyerek CHP’den tam anlamıyla tasfiyesini sağlamaktı. İpin ucunda yine CHP’nin yeni seçkinlerinin olabileceği şüphesi gündeme gelse de Baykal’ın manevrası ile CHP’nin ikinci kez krize girmesi önlendi. Yine kısa süren bir sessizlik yaşandı ve sonra âdet olduğu üzere iktidar partisine yönelik temelsiz suçlamalar geldi. Ne de olsa, Stalincilerin telkin ettiği gibi, “Gerçek, en çok tekrarlanan yalandan ibaretti…”

Türkiye siyasetini derinden sarsan bu vakıa karşısında, MHP oligarşisi, âdeta kendini bu ‘pisliğin’ bulaşmasından korumaya çalışırcasına sesini dahi çıkarmadan süreci soğuk bir vakar imajıyla yukarıdan temaşa etti. Doktriner içeriğin zayıflığının, son derece kırılgan bir ‘dava’nın taşıyıcısı olma iddiasındaki parti oligarşisinin ve otoritenin abartılı kutsanmasıyla kapatılmaya çalışıldığı köklü bir siyasal geleneğin temsilcisi olarak, liderin ve adamlarının her tür kirletilmeye karşı korunması amacıyla bu türden basit ve düzeysiz tartışmalara bulaşmaktan özenle kaçınıldı. Oysa izleme ve gözetleme teknolojilerinin bu derece geliştiği bir dünyada sağlam bir doktrin ve sosyal sermaye ile desteklenmemiş bir ‘vakar imajı’nın sürdürülebilirliği ne kadar mümkün olabilirdi ki? Nitekim ardı ardına vizyona sokulan illegal görüntülerle yıllardır dokunulamaz zannedilen parti oligarşisi içinden, 12 Haziran seçimleri sonrasında bir koalisyon hükümeti kurulması durumunda bazılarının bakan dahi olabilecek pozisyondaki on âdet genel başkan yardımcısı istifa etmek zorunda kaldı. İşte tam bu noktada, seçimler sonrasında hasbelkader gerçekleşebilecek bir koalisyonda bu kişilerin bakan olması durumunda bu görüntülerin belirli odaklar tarafından şantaj olarak kullanılma olasılığının, sıradan bir vatandaş olarak içimi ürperttiğini belirtmeden geçemeyeceğim.

Görüntülerin yayınlanmasını takiben siyasetçilerin, köşe yazarlarının, iş dünyası temsilcilerinin kaset vakalarını telin eden açıklamaları gündemi işgal ediverdi. Birilerinin siyaset mühendisliği yapmaya giriştiği iddiaları masaya yatırıldı. MHP lideri ve oligarşisi ise tipik totaliter-otoriter örgütsel yapılanmalar gibi özeleştiri yapmaya yönelmek ve problemin kaynağını içerde aramak yerine, işin kolayına kaçarak bir dış tehdit ve dış düşman temasının arkasına sığınmaya yöneldi. CHP deneyimlerinin bu hesaplaşmanın taraflarının çok uzaklarda aranmaması gerektiğine işaret etmesine rağmen, âdet olduğu üzere, şaşkınlığı üzerinden atar atmaz algıları tahrif etmeye başladı, önce okyanus ötesini, tutturamayınca iktidar partisini, tutturamayınca Obama’yı ve küresel finans-kapitali suçladı.

PARTİ İÇİ HESAPLAŞMALARIN KAYNAĞI

Stratejik temeli son derece zayıf ve günü kurtarmaya yönelik olan bu tür taktik söylemlerin parti liderinin ve oligarşisinin pozisyonlarını korumaya yetip yetmeyeceğini elbette zaman gösterecektir. Kasetlerin kaynağı, yayınlanmasının meşruluğu, yasallığı, dine uygunluğu ve ahlâkiliği ne kadar tartışmalı olsa da, özel hayatında bu kadar zaaflarla malûl ve pervasız olan bir ekiple parti yönetmenin seçimlerde ve parti içi hesaplaşmalarda bir karşılığı olmaması imkânsızdır. Bu vakadan sonra, kasetlerin, partinin seçimlerde yüzde 10 barajını aşmasını önleyebilmek için iç ve dış mihraklar tarafından uygulamaya konan bir komplonun parçası olduğu iddiası ile yetersiz liderlik sorununun karartılabilmesi imkânı kalmamıştır. Bu noktada, söz konusu siyasal partilerin çok daha derin bir özeleştiri mekanizmasını işletmesi, gerçek suçluyu kendi iç bünyesindeki çarpıklıklarda araması zorunludur. CHP ve MHP türü siyasal partilerde gözlenen yetersiz liderlik sorununun kaynağındaki temel çarpıklıkların analiz edilmesi sürecinde öncelikle, her tür katılıma ve eleştiriye kapalı “politbüro” formatındaki “oligarşik yönetim yapıları”nın kökenlerine odaklanılmalıdır.

Bu yapının temel nedeni, söz konusu siyasal partilerin Batılı anlamda sosyal sınıf temellerinin olmaması sonucu doktriner temellerinin son derece zayıf kalması, stratejik düşünceyi besleyecek bir terminoloji geliştirilememesidir. Bu nedenle parti elitleri bir sosyal sınıfın çıkarlarını temsil etmek yerine devlet ya da ulus gibi soyut kategorileri kutsayarak siyaset yapma kolaylığına yönelmekte; halkla organik, simbiyotik, kompleks, yatay, adem-i merkeziyetçi ve akılcı bir etkileşim ve iletişim ağı geliştirmeye çalışmak yerine mekanik, tek taraflı, basit, hiyerarşik, merkeziyetçi ve duygusal bir emir-kumanda ilişkisi kurgulamaya girişmektedir. Doktriner temelin zayıflığı nedeniyle, siyasal parti-seçmen ilişkisi iknaya ve akılcı nedenlere değil, olabildiğince gözlerden ırak duran, dokunulamaz ve ulaşılamaz bir parti liderinin ve oligarşisinin karizmasının ve yüceliğinin sorgusuz sualsiz tutkuyla tasdik edilmesine dayanmaktadır. Bütün “yüce kavramları” tekelinde tutarak seçmen kitlesinin duygularını manipüle etmeyi siyaset yapmak belleyen bu tür oligarşiler, tek tip eylemi garanti altına alabilmek için, bünyelerindeki her tür farklılığı ve çeşitliliği de bertaraf etmek eğilimindedir. Burada artık çekirdek seçmen tabakasına düşen, parti oligarşisince dillendirilen yüce kavramlar uğruna fedakârlık yapmak, emirlerin gereklerine bilakayduşart itaat etmek, “fikirde hür, emirde robot” olmaktır. Bu kurgunun içinde hak yok, vazife vardır.

Parti liderini ve oligarşisini yücelten bu siyasal partilerin çekirdek seçmenleri (fanatikleri), ‘tavırlar’ görmeyi, ‘nedenler’ duymaya tercih eder. Dolayısıyla irrasyonel bir kutsallık halesi arkasına gizlenmiş parti oligarşisinin imajı, bu oligarşiyle özdeşleştirilmiş davanın kutsiyetinin (!) sürdürülebilirliği açısından son derece önemlidir. Bu imaj bir kez zedelendiğinde, kitlelerin hissiyatı rencide olduğunda, karizmadan ve irrasyonel tutkulardan beslenmeye çabalayan oligarşisiyle birlikte bütün bir siyasal partinin meşruiyeti buharlaşabilecektir. Bu risk karşısında köklü bir özeleştiri yapmak yerine doğruluğu test edilemeyecek faraziyelerle mevhum derin iç ve dış güçlerin siyaset mühendisliği yapmakla suçlanması, görüntüyü kurtarmaya yönelik bazı palyatif istifalarla göz boyama çabaları, duygu manipülasyonları liderin ve oligarşiden arta kalanların pozisyonlarını bir süre daha korumasını sağlasa da, siyasal partiyi hızla zayıflatacağından, manipülasyonlara, provokasyonlara ve istismara daha açık hale getireceğinden günümüzde sürdürülebilir bir seçenek değildir.

Prof. Dr. Enver Alper Güvel

Hem indirmesi hemde kullanımı tamamen ücretsiz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu