Anasayfa / Makaleler / Yeni anayasa ‘milletin anayasası’ olabilir mi?

Yeni anayasa ‘milletin anayasası’ olabilir mi?




12 Haziran seçimleri yaklaştıkça, siyasî tartışma gündeminde yeni anayasa konusunun yükselişe geçtiğini görmekteyiz.

Özellikle Başbakan’ın son konuşmaları doğrudan yeni anayasa ile ilgili, üzerinde durmayı gerektiren değerlendirmeler içeriyor. Bunlardan biri, sanırım Siirt’te halka hitap ederken, hem Siirt’te “üçte üç”, hem de yeni anayasa için AK Parti’ye “en az 367” sandalye istemesiydi. Önceki gün de, bu kez Hakkâri’de konuşurken, yeni anayasanın ayrımcı, dışlayıcı ve yasakçı bir anayasa olmayacağını vurgulamasıydı. Buna göre, ayrımcı, dışlayıcı ve yasakçı olmayacağı söylenen yeni anayasa, “milletin anayasası” olacaktı. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun yerel yönetimleri daha özerk, dolayısıyla Türkiye’yi daha az merkeziyetçi bir kamu yönetimi anlayışına göre yapılandıracaklarını söylemesi de, sanırım yeni anayasa tartışmaları bağlamında değerlendirilmesi gereken sözlerdendir.

Başbakan’ın sözleri, hem yeni anayasanın “kim tarafından ve nasıl yapılacağı”na dâir bir yargı, hem de yeni anayasanın içeriği ile ilgili bir değerlendirme içeriyor. Anayasa’nın kim tarafından ve nasıl yapılacağı sorusu ile içeriği birbirlerinden ayrı konularmış gibi görünse de, bu tam da böyle değil. Örneğin, yeni anayasa, “milletin anayasası” olacak değerlendirmesini alalım. Bu değerlendirme, milletin hem anayasa metnini yazması ve hem de bu metni onaylaması, onaylamaktan öte, sâhiplenmesi gerektiğini anlatıyor. Peki, anayasayı yazacak ve sâhiplenecek olan “millet”i nasıl tanımlıyoruz? Bu tanım, yeni anayasadan önce yapılıp yeni anayasanın içine mi konulacak, yoksa hâlen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın o çok problemli “milliyetçilik” ideolojisinden kaynaklanan millet tanımı mı esas alınacak? Bu, esâsen, kamu hukuku ve siyaset bilimi alanında “kurucu iktidar” ile ilgili bir problemdir ve “normatif”, yâni siyasî tercihlere göre değişebilecek farklı çözümleri vardır.

Önce bir tesbit: Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının temelinde, başta Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye toplumundaki farklılıkları, çoğulcu yapı özelliklerini göz ardı eden “millî birlik” ideolojisi yatmaktadır. Bir diğer deyişle Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olan Kemalizm ile oluşturulmuş bulunan “türdeş bir millet oluşturma” idealinden, bu idealin 12 Eylül askerî rejimi tarafından kapsamlı ve kurumsal bir devlet ideolojisi hâlinde topluma benimsettirilmesinden kaynaklanan sorunları çözemediği için yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Tesbit doğru ise, yeni anayasayı yapacak olan öznenin bir kez daha, Türkiye insanını türdeş bir siyasî kimliğe âidiyetle tanımlamayı içeren “millet” kavramıyla tanımlanması yerinde bir tercih olmayacaktır. Kaldı ki, yeni anayasayı “millet” yapacaksa bu, ancak “milletin temsilcileri” tarafından yapılabilir. Fransız Devrimi’nden beri bilinen bir gerçek, anayasa yapacak “kurucu iktidar”ın millete âit olduğu görüşünün, bu iktidarın ancak temsilî olarak kullanılabileceğinin de kabûlünü gerektirdiği yolundadır. Dolayısıyla, yeni anayasayı milletin “seçilmiş temsilcileri”, yâni o temsilcilerin çoğunluğu yapacaktır sonucuna varmamız, kurucu iktidarın millete âit olduğu değerlendirmesinin doğal bir sonucu olmaktadır. Bunun Türkiye bakımından pratik sonucu, yeni anayasayı 12 Haziran sonrası oluşacak olan TBMM’nin en az üçte ikilik çoğunluğunun yapmasıdır.

AYRIMCI VE YASAKÇI DEVLET İDEOLOJİSİNDEN KURTULMAK



Bu yaklaşım, bağımsız adayların da sürece katılmasıyla, 2007 seçimlerinde olduğu gibi, yüzde 10’luk barajı anlamsızlaştırabilen bir temsil yeteneğinin ortaya çıkması hâlinde bile, demokratik çoğulculuk açısından uygun bir siyasî tercih değildir. Çünkü bu tercih, yeni anayasanın hâlen yürürlükte bulunan anayasaya göre ve dolayısıyla bu anayasanın çizdiği sınırlar içinde kalınarak yapılacağının kabûl edilmesi anlamına gelmektedir. Oysa problemler ve yeni anayasa ihtiyacı tam da bu sınırların mevcudiyetinden, bu sınırlarla tahkim edilmiş olan “ayrımcı, dışlayıcı ve yasakçı” devlet ideolojisinden ve onun kurumlarından kaynaklanmaktadır.

O hâlde, yeni anayasayı kim yapacak sorusuna nasıl cevap verilmelidir? Bir öneri, toplumdaki çoğulcu yapıyı ve farklılıkları içerebilecek bir kavram olarak, kurucu iktidarın “Türkiye halkı”na âit olduğunu kabûl etmek yönünde olabilir. Biraz yakından bakılırsa, dünya anayasalarının pek çoğunda, özellikle de Türkiye’nin içinde yer aldığı Avrupa Konseyi’ne üye 46 ülkenin hemen tümünde anayasaların o ülke halkı tarafından yapıldığının ilân edildiği görülecektir. Hattâ, uzun süren bir faşizm tecrübesinden dünyanın en demokratik anayasalarından birini yaparak çıkmış olan İspanya anayasasında, “İspanya halkları”ndan söz edilmektedir ki, Türkiye için de bu formül üzerinde akıl yürütmek ve tartışmak gerekmektedir. Her halükârda, çoğulculuğa kapalı, ayrımcı ve dışlayıcı niteliği nedeniyle “millet” kavramının yeni anayasayı düşünme ve tartışma sürecinde artık vurgulanmaması gerektiği açıktır.

Anayasayı yapacak “kurucu iktidar”ın sâhibi olan öznenin millet mi, yoksa halk mı yoksa daha çoğul ve dolayısıyla “çoğulcu” bir biçimde tanımlanacağı tartışmasına ilâveten, “kurucu iktidar”ın tekilliğinin de sorgulanması gerekmektedir. Şu nedenle: Adını ister millet, ister halk veya bunların dışında daha da çoğulcu bir ifâdeyle tanımlanan bir terim aracılığıyla ifâde edelim, Türkiye toplumunun yeni anayasayı yazarken ve onaylarken, tamamen serbest bir biçimde, dilediği gibi bir anayasa yazabileceğini kabûl etmek mümkün müdür? Cevabın olumsuz olduğunu hemen belirteyim. Neden mi? Bir kere, 1924 ve sonrasındaki bütün anayasalarımızın birinci maddesinde yer alan “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” ifâdesi anayasada yokken, yâni Cumhuriyet’in kuruluş evresinin başında imzalanan Lozan Andlaşması’nın azınlıklar ile ilgili 37-45. maddelerine aykırı hiçbir hukukî düzenleme ki, kanımca buna anayasa da dâhildir, yapılamaz. İkinci olarak, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları belgelerindeki düzenlemelerle çelişen bir anayasa da yapılamaz. Bu, birkaç nedenle böyle: Pratik olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası örgütler, en başta da Avrupa Konseyi (ve tabiî Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) ve Birleşmiş Milletler buna engeldir. Tabiî, ne kadar akla ziyân bir ihtimâl olsa da, Türkiye, hem Avrupa Konseyi, hem de BM üyeliğinden çıkmayı tercih edebilir diyebilirsiniz ama bu durumda zaten anayasadan söz etmenin de bir manası kalmayacaktır.

Daha teorik bir düzeyde ise, anayasaların bazı evrensel hukuk ilkeleriyle çatışamayacağını kabûl etmek gerekmektedir. Bu kabûlün bir gerekçesi, hukuk düşüncesinde pozitivizm olarak bilinen bir akımın içinden verilebilir. Buna göre her hukuk kuralı geçerliliğini kendisine kaynaklık eden bir üst kuraldan almaktadır. Dolayısıyla da, bir pozitif hukuk kuralı olarak anayasanın da üzerinde, ona geçerlilik kazandıracak bir “temel norm”un olması şarttır ve bu temel normun içeriği “evrensel insan hakları ilkeleri”yle belirlenmiştir. Bu ilkelere aykırı bir anayasanın geçerliliği yoktur. Bir başka açıdan bakıldığında ise, anayasaların mevcudiyeti, bir toplumun üyelerinin herkes için bağlayıcı nitelikteki kararların alınması sürecine etkin, engellenmemiş ve çarpıtılmamış, keza dışlayıcı ve ayrımcı olmayan bir tarzda katılabilmelerini mümkün kılmak içindir. Böyle bir katılımın ön şartı temel hak ve hürriyetlerin en geniş ve ileri standartlarda kabûlü olduğuna göre, anayasaların kendisini yapan halkların irâdesi yanında, bu haklarla da bağlı olduğunu önceden kabûl etmek gerekmektedir.

Sonuç: Türkiye’nin yeni anayasası gerçekten yeni bir anayasa olacaksa, toplumsal ve siyasî çoğulculuğun ve çağdaş insan hakları ilkelerinin gerçekleştirilebileceği bir normatif içeriğe sâhip olmak zorundadır. Yeni anayasa, bu nedenle, milletin değil Türkiye insanının anayasası olmak zorundadır.

Levent Köker





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir