Anasayfa / Teknoloji / Bilim Teorileri ve Bilim İnsanları

Bilim Teorileri ve Bilim İnsanları



Hayatlarımıza giren her yeni bilgiyle farklı bakış açıları geliştiriyoruz. İlerlemenin sırrı, bilimin ve bilginin gelişimi için değişimi kabullenmek ve yeni verilerin ışığında daha güçlü teoriler üretebilmekten geçiyor.

Bu nedenle geçerliliğini bir şekilde yitirmiş olan ya da bilimin gelişimine destek olmaktan ziyade engel olmaya başlayan bazı kavram ve görüşleri tekrar gözden geçirmek gerekebilir.

Peki, neleri geride bırakmamız gerektiğine kim karar verecek?

bilim

Tabii ki bilim insanları

2014’ün sonlarına yaklaştığımız bu günlerde hangi bilimsel görüşleri geride bırakmaya hazırız? Her biri kendi alanında ünlü olan uzmanlar, artık terk etmemiz gerektiğini düşündükleri 10 kavramı değerlendiriyor.

“HER ŞEYİN TEORİSİ”

Stephen Hawking
Teorik Fizikçi – Cambridge Üni. Uygulamalı Matematik ve Teorik Fizik Bölüm Başkanı

Hawkıng e göre; M-Kuramı, her şeyin teorisi kavramını terk etmemiz için gereken tüm açıklamaları yapıyor.

Stephen Hawking

Fizik dünyası çok uzun zamandır kuantum mekaniği ve genel görelilik kuramlarını tek bir çatı altında birleştirip evreni hem mikro hem de makro düzeyde tanımlayabilecek olan nihai bir kuram yaratma çabasında. Ünlü fizikçi Stephen Havvking de bir zamanlar böyle bir teorinin oluşturulabileceğini düşünenler arasındaydı. Ancak birçok zeki bilim insanı gibi o da zaman içinde yenilenen bilimsel görüşleri tekrar inceleyerek farklı bir yaklaşım sunulabileceğini gördü.

Fizikçi geçtiğimiz yıllarda taraf değiştirerek sicim kuramının bir modeli olan M-Kuramı üzerine yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu durumun, kendisinin “Her Şeyin Teorisi” ile ilgili arayışını sonlandırdığını ifade ediyor: “Evreni anlayabilmek için öncelikle neden var olduğumuzu anlamak gerekiyor. Neden yaşama olanak tanıyan bu kurallar oluştu da hiçbir şeyin var olamayacağı başka kurallar değil? İnanıyorum ki bunun cevapları M-Kuramında yatıyor.” M-Kuramı aslında bir teori olarak bile görülmüyor. Daha ziyade, birbirini destekleyen birçok farklı teorinin bir araya toparlanmış hali olarak özetlenebilir. Fizikçi Edvvard Witten’ın öne sürdüğü bu model özünde şunu söylüyor: Evren 11 boyutlu dev bir yapıdır ve bizim yaşadığımız 3 boyutlu evren, bu yapının ufak bir kesitini temsil eder.

Hawking’e göre; M-Kuramı, her şeyin teorisi kavramını terk etmemiz için gereken tüm açıklamaları yapıyor. Aslında onun evreni anlama yolunda nihai kuram olmaya en yakın aday olduğu düşünülüyordu. Ancak Havvking, bu bakış açısının yolu tıkayacağını, ilerlemenin önüne geçeceğini çünkü kuramın hala eksik tarafları olduğunu söylüyor. Hatta matematikçi Kurt Gödel’in “eksiklik teoreminden” yola çıkarak hiçbir zaman tamamlanamayabileceğini de ekliyor. Gödel, matematik sisteminin eksik olduğunu, bu nedenle doğru olsa bile bazı teorilerin asla kanıtlanamayacağını ortaya koymuştu. Eksiklik teoremi özetle şunu diyor: Bir teorinin tamamlanmış olduğunu teorinin kendisiyle kanıtlayanlayız, eğer bunu yapabiliyorsak o teori mutlaka eksiktir. Dolayısıyla Havvking de M-Kuramı için durumun benzer olduğunu düşünüyor ve nihai kuram olsa bile her şeyin teorisi olamayacağını, böyle bir teorinin asla oluşturulamayacağını düşünüyor.

IRK

Nina Jablonski
Paleobiyolog ve Antropolog – Pennsylvania Eyalet Üniversitesi Ordinaryüs Profesörü

DNA araştırmaları, mevcut çeşitliliğe rağmen tüm insanların tek bir ırka mensup olduğunu gösterdi.

Irk, bilimsel açıdan onaylanmış biyolojik bir kavram değil. İnsanları dış görünüşlerine göre ırklara ayırıyor olmamız da büyük bir yanılgı. Yapılan araştırmalarda, hiçbir ırk içinde tüm bireylerde ortak olan ve onları diğer insanlardan ayıran tek bir gene bile rastlanmadı. Aksine DNA araştırmaları gösteriyor ki; bazı özel durumlar haricinde tüm insanlar genetik olarak aynı özelliklere sahip. Hatta evrimsel açıdan bakıldığında hepimiz Afrikalıyız. Öyleyse neden böyle bir kavrama sahibiz?

irk

Bunun iki nedeni var; birincisi yanlış bir varsayım, İkincisi de tamamen ekonomik. 18. Yüzyıl’ın ortalarında Avrupalı doğabilimciler farklı görünüşteki insanları coğrafi anlamda gruplandırmaya başladılar. David Hume ve Immanuel Kant gibi bazı filozoflar da insanların bu fiziksel çeşitliliğinden etkilendi. Onlara göre; aşırı sıcak ve soğuk iklimler, insanların gerçek potansiyellerini azaltıyor, beyaz ırkı türünün en iyi örneği haline getiriyordu. Kant da benzer şeyler düşünerek kariyeri boyunca insan çeşitliliğine yoğunlaştı ve bu konuda birçok deneme yayınladı. Bu coğrafi gruplandırmaları ırk olarak yorumlayan ilk insan oydu. Kant ten rengi, saç yapısı veya kafatası şekli gibi fiziksel farklara ahlak kapasitesi, kendini geliştirebilme ve medeniyet gibi faktörleri de ekleyerek ırkları karakterize etmişti. Gruplandırdığı dört farklı ırkı hiyerarşik olarak da ayırarak Avrupa insanını en tepeye yerleştirdi. Kant saygı duyulan bir filozof olduğundan fikirleri 19. Yüzyıl’da geniş kitleler tarafından kabul gördü.




18. ve 19. yüzyıllarda ırkçılığın rağbet görmesinin bir diğer baskın nedeni de ekonomiydi. Çünkü Atlantik ötesinden gelen kölelerin ticareti, Avrupa’daki ekonomik büyümenin ardındaki başlıca unsurlardan birine dönüştü. Köle ticareti desteklendi ve özellikle Afrikalılar’ın beyaz ırka hizmet etmek için doğduğuna inanılmaya başlandı. Böylece ten rengi ırksal farkların en belirgin göstergesi haline geldi. Hatta ahlak, karakter ve medeniyet kurma becerisi konusunda da ten rengi ayrımına gidilmeye başlandı. Ardından bilim insanları da ırkları biyolojik olarak sınıflandırmaya adandılar ve neticede öjenik (genetik olarak insan ırkının ıslahı) ve arî ırk gibi kavramlar doğdu. Nina Jablonski’ye göre; Sosyal Darvvinizim’in yükselişi de bu duruşu destekleyen faktörlerden biri haline geldi. Beyaz ırkı bilimsel anlamda doğal nizamın üstün ırkı sayan ırkçı bilim insanları, tüm insanların aslında göçler ve binlerce yıl boyunca süregelen bir iç içe geçmenin karmaşık genetik ürünleri olduğunu biliyor ama kabul etmiyorlardı.

Ancak 1960’larda dünyanın her yerinde birçok bilim insanı fiziksel ve genetik çeşitlilikler üzerinde çalışmaya başladı. Çok geçmeden ırkların bilimsel olarak tanımlana-mayacağını açıklayarak tüm eski çalışmaların geçersiz olduğunu duyurdular. Ama bilimsel anlamda yaşanan büyük değişime rağmen renk temelli hiyerarşi toplumlara öyle bir hakim olmuştu ki ana akım kültürden silinip atılması pek kolay olmadı. Jablonski; “Irk konusu bilimsel anlamda geçerliliğini yitirse de maalesef bir kavram olarak kalmaya devam etti. Günümüzde hala insanlar kendilerini belli bir ırka ait görmeye devam ediyorlar. Oysa böyle bir şeyin olmadığı defalarca ispatlandı. Artık ırkları sosyal gruplar olarak görmeye başladık. Dolayısıyla bu kavram git gide daha da karmaşıklaşmaya, bir yandan da etnik kökenleri ifade etmeye başladı” diyor. Ona göre artık bu kavramı hayatımızdan tamamen silmeliyiz. Çünkü uzmanlar, gözlemlenebilen kalıpları “Beyaz”. “Siyah”, “Afrika kökenli Amerikalı” ya da “Asyalı” gibi kategorilere ayırıp haritalamaya ve hastalıkları ırksal çerçevelerde ele almaya devam ediyorlar. Jablonski “birçok hastalık benzer çevresel koşullar nedeniyle neredeyse tüm ırklarda aynı sonuçları doğuruyor” diyor; “Hastalıkların dağılımı ve yayılımını inceleyen epidemiyoloji araştırmalarında ırksal faktörler savunulup kullanımı teşvik ediliyor. Maalesef birçok vakada elde edilen sonuçlar bu nedenle bilimsel bir karmaşaya sebep olup sınıf eşitsizliği yaratıyor ve etnik farkları öne çıkarıyor. Son zamanlarda da genom araştırmaları ve biyomedikal süreçlerde rol oynama başladı. İnsanların tıp bilimine ve onun sınıflandırmalarına saygı duyuyor olması nedeniyle ırk kavramı modern düşünceye yenilenmiş bir özgüvenle geri dönmüş oldu.”

Söz konusu fiziksel görünüm olduğunda ırk ayrımı konusunda bizleri yanıltan üç faktör var; ten rengi, burun şekli ve kafatası yapısı.

Bilim insanları ten renginin ırkla değil, güneşin morötesi ışınlarına ne derece maruz kaldığımızla alakalı olup bu değişimin genlerimize işlediğini buldular. Burun şeklinin de ırksal bir varyasyon olduğu öne sürülüyor ama tek bir ırk olarak görülen Asya’da bile doğuyla batı arasında bu açıdan çok büyük farklar. Diğer bir taraftan yapılan araştırmalar Almanlar’ın burun şeklinin, kendileriyle aynı ırktan sayılan Norveç-liler’inkine değil, Araplar’ın-kine benzediğini gösterdi. Kafatası yapısı ise kesinlikle coğrafi koşullarla veya ırkla alakalı değil. Örneğin, Kuzey İngiltere’de ve Afrika’da yaşayan insanların kafatası yapıları arasında çok belirgin bir fark olmadığı anlaşıldı.

Peki, insan çeşitliliğini ifade edecek yeni sözcükler yaratıp bu adaletsizliğe bir son vermeye hazır mıyız? Ünlü antropolog Alan Goodman, bilimsel anlamda çok daha pratik bir yöntem kullanabileceğimizi düşünüyor; niteliği soruna göre bilimsel bir yaklaşımla belirlemek. Örneğin, belirli bir kan grubunu hedef alan bir risk faktörü varsa, sadece bu hususta geçerli olacak şekilde tüm bireyler kan gruplarına göre sınıflandırılmalı.

IQ

Scott Atran ve Keith E. Stanovich

Scott Atran: Antropolog – Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi Antropoloji Dalı Başkanı,

Keith E. Stanovich: Psikolog – Toronto Üniversitesi Uyg.Psikoloji Profesörü

Testler çan eğrisini verecek şekilde tasarlandığı için farklı toplumlarda farklı sonuçlar elde ediliyor.

“Standart IQ testleri, zekanın asıl göstergesi olarak kabul edilen modern bilimsel verileri göz ardı ediyor. Örneğin; karar verme yetisi, muhakeme gücü, kavrama, algı, iletişim ve empati yeteneği bunlardan bazıları.”

IQ

Zeka katsayısı da denilen IÇ’nun (Intelligen-ce Quotient) hesaplandığı testlerin temel bilişsel kapasitemizi veya insan zihninin doğal niteliğini yansıtabileceğine dair birçok şüphe mevcut. Bilişsel ve gelişimsel psikoloji alanında yapılan keşifler sonrasında birçok uzman tarafından bu testlerin niteliksiz olduğu ifade edilmeye başlandı. Örneğin, testin ölçüm alanına özgü becerilerin zekayı yansıtmadığı, dolayısıyla sonuçların dikkate alınmaması gerektiği söyleniyor. Standart IQ testleri, mantıksal becerilerin sosyal anlamda kabul görecek şekilde ölçüldüğü bir sınıflandırmadan ibaret. Testlerin tasarlandıkları zamanlarda henüz bilişsel yapı incelenmeye başlanmamıştı bile. “IQ ölçümü farklı zihinsel becerileri teste dahil etmediği için evrimsel anlamda en makul bilişsel becerileri dışarıda bırakıp doğal seçilimde kazandığımız eyleme özgü yetkinlerimizi de göz ardı ediyor” diyor Scott Atran. Zihinsel yetiyi veya zekayı etraflıca ölçmenin, vücudu incelemeye benzediğini söylüyor: Bazı organların fonksiyonlarına bakarak net sonuca ulaşamayız.

Bu testlerin puanlandırma sistemi de istatistikte çan eğrisi denilen yöntemle; ıoo puanın normal kabul edildiği, standart sapmanın 15 olduğu bir değerlendirmeyle yapılıyor. Atran’a göre bu ölçüm sistemi çok büyük bir probleme sebep olmakta; “Sosyal zekayı bu tür bir ölçümle değerlendirdiğimizde farklı toplumlarda farklı sonuçlar elde edebiliriz. Toplumumuzun normal bireyleri başka bir topluluk içinde aynı testi alacak olsalar normal dışı olarak adlandırabileceğimiz kısımda yer alabilirler. Örneğin Batı’da sınıflandırıcı (taksono-mik) muhakeme tercih edilirken, Asya ülkelerinde genelde içeriksel (tematik) muhakeme yapmayı tercih ediyorlar. Ya da herhangi bir şeyi kategorilere ayırmaları gerekiyorsa yine bizlerden farklı olarak eldeki mevcut kuralları değil, örnekleri temel alarak kategorize ediyorlar.”

Keith Stanovich de IQ testlerinin hiçbir işe yaramadığını çünkü asıl ölçmesi gereken alanı; bilişsel fonksiyonları değerlendirmediğini belirtiyor. Örneğin; karar verme yetisi, muhakeme gücü, kavrama, algı, iletişim ve empati yeteneği bunlardan bazıları. IQ testleri bunları ölçemedikleri için gerçek zekayı yansıtmaktan bir hayli uzaklar. Scott Atran bu testlerin kaldırılması gerektiğini düşünüyor. Keith Stanovich ise kendi geliştirdiği alternatif bir test sunuyor. RQ adlı bu test mantıklı düşünebilme yetisini değerlendirmekte.

2002 yılında yaşamını kaybeden paleontolog Stephen Jay Gould, IQ testlerinin insanları bir yanlışa sürüklediğini ve bilimsel anlamda ırkçılığa sebep olduğunu düşünüyordu. İstatistik ve psikometri uzmanı Peter Schönemann da bu görüşe katılıyor, testlerin yanlış çıkarımlar yaptığını söylüyordu. Tabii ayrıca IÇ’nun zekayı kalıtsal olarak ele alıp değerlendirdiğini de unutmamak gerek. Ancak zekanın kalıtsal olup olmadığı, eğer öyleyse ne kadarını genlerimizden devraldığımız konusu da hala tartışılmaya devam ediliyor. Çünkü araştırmalar gösterdi ki; ebeveynlerini kaybettikleri ya da terk edildikleri için evlat edinilen çocukların büyük bir kısmında zeka artışı görülmekte. Araştırmacılar buna evlat edinilmenin sebep olduğunu düşünüyor olsalar da biyolojik aileden ayrılmanın neden böyle bir etkiye sebep olduğu henüz bilinmiyor.





Bu Konularda İlginizi Çekebilir

Yazımızı beğendiniz mi?

Size daha güzel hizmet sunabilmemiz için lütfen bize destek olun. Yazımızı aşağıdaki sosyal medya sitelerinde paylaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir