Anasayfa / Makaleler / Referanslarımızın Üzengisinde Kültürel Gecikme

Referanslarımızın Üzengisinde Kültürel Gecikme




Referanslarımızın Üzengisinde Kültürel Gecikme

Zamanın seyri hızlanır, kimi dönemler… Şimdilerde dünyanın devr-i daimindeki görece sürat gibi… Giderek daha bir hızla dönen yaşlı küremiz, belki bizden öncekilerin bir asırda görebileceği değişimleri art arda yaşatıyor bizlere…

Bir önceki yüzyılın “temaşa” kültüründen nasibini alanların korkuyla ve hayretle bakakaldığı ve “merkezkaç”ın sevkiyle savrulduğu bir demde, yalınkat hızın hazzına uyananlar ve değişimi kabul edip “huzur”a erenler de var şüphesiz… Ne ki her iki “tercih“in yanı sıra adım atmakta tereddüt eden ve her türden “yafta”ya rağmen “direnen”leri de görmek mümkün… İnsanlığın bu topyekûn savruluşu karşısında, meseleye “araf“tan yaklaşanlar ve “ontolojik” çıkarımlar elde edenler de mevcut… Ancak sosyokültürel bir okumayla, özellikle büyük şehirlerdeki “değişim”in kalıplarını, heyecanını ve aksaklıklarını da nazara vermek ihtiyacı var.

Hele ki son yıllarda kentsel dönüşüm ve kültürel değişim gibi kavramlar bu kadar gündemimizdeyken!.. Bu alanda gerçekleştirilen toplumsal ve kültürel okumaların “ideolojik” körlük ya da “homojen” kindarlığına kurban gitmeyenlerinin sayısının azlığını da görmek gerekir. Bu çerçevede, özellikle “değişim” denilen yeninin kurban ettiği/edeceği eskileri korurken, iyinin, doğrunun ve güzelin gelişmesi ve yaşaması için de hassasiyet göstermek mecburiyetindeyiz. Özellikle hızla göç alan şehirlerin, homojen ve küçük yerleşimlerden heterojen ve daha kalabalık yerleşimlere doğru evrildiğini düşünürsek, bu mecburiyetin ne denli önemli olduğu daha bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. Şehrin kuytusundan merkezine tesadüfî “rastlaşma“ların ortaya çıkardığı enerjinin zamanla nasıl bir “içe kapanma” ya da “uzaklaşma” duygusunu da hesaba kattığımızda, şehirlerin geleceğinin bu sosyokültürel okumalarda aranması gerektiğine bir kez daha kanaat getiririz.

Hayatın “dramatik” akışına bir kıymık gibi batan “yabancılaştırma efektleri”nin sayıca çok ya da az oluşundan ziyade, ne denli bir kırılma oluşturduğu önemlidir. Mimari, teknoloji, gündelik alışkanlıklar, dil, kültür… Bu heterojen evrenin “hâkim” algısının “mazgal”larında elenenlerin “neden”lerini ve hatalarını tartışmaktan öte, bazı parametrelerle sürece dair birkaç fotoğraf çekmenin de önemli olduğunu bilmeliyiz. Bu fotoğraflar, özellikle “kültürel gecikme” de diyebileceğimiz bir “hâl”in peşi sıra ilerleyen ve “gösterge“lerden hareketle kültürel arka planı sorgulayan bir kapıyı aralayabilir.



Dünyamız, en mükemmel bir donanımla “eşref-i mahlûkat” olarak yaratılan insanların emrine sunulmuştur. Bu güzel donanım ve yazılımı ihlal ve suistimal edenler de maalesef yine insanlar olmuştur. İşte hayatımıza giren ve onlarsız artık yaşayamayacağımız teknoloji ürünleri ve sosyalleşmenin gereği apartman, site, şehir gibi toplu yaşam mekânlarındaki gelişmede aldığımız hız, insani duygu ve davranışları geride bırakınca “Kültürel gecikme” olarak izah ettiğimiz bir çıkmaz ile karşı karşıya kalındı. “Kültürel gecikme“, bir toplumdaki maddî kültür öğelerinde meydana gelen değişim hızına, manevî kültür öğelerinin ayak uyduramaması sonucu oluşan uyumsuzluk durumudur. Aslında bu gecikme, sahip olunan maddî unsurların hızlı değişmesine rağmen, tavır, davranış, düşünce gibi manevî değerlerin yavaş değişmesi sonucunda ortaya çıkan dengesiz durumdur.

TEKNOLOJİNİN HIZI VE İNSANIN RUHU

Teknik ve teknolojik buluşlar kültürel değişimi sağlayan en önemli gelişmelerdir. Medeniyetler bu buluşlarla daha kalıcı, daha verimli daha yaygınlaşmış, insanlık icatlarla gün geçtikçe daha da az yorulur hale gelmiştir. Bir tarafta bu evrilmeler yaşanırken diğer tarafta dünya önce küresel köye dönüştü, sınırlar ve mesafeler anlamını yitirdi, insanlar, mekânlar ve alışkanlıklar aynılaşmaya başladı. Bu aynılaşama beraberinde sıradanlaşmayı getirdi. Sıradanlık içinde dikkatleri üzerine çekmeye çalışanlar ise tatmin olmayan bir egoyla bireyselleşti, ferdî tutum toplumdaki aile, komşuluk, iş ortamı ve akrabalık bağlarının zayıflamasını netice verdi. Sosyal sorumluluk ve toplumsal otokontrolün kaybolması ise bireylerin “layüs’el ve serazat yaşamalarına, kendilerinden başka kimseyi kaale almamalarına sebep oldu.

Baş döndürücü bu gelişmeler kültürel değişimleri, zihinsel terakkiyi, insanî erdemleri beraberinde taşıyamadığından bireyler ve katmanlar arasında uyumsuzluğa, huzursuzluğa, çatışmaya ve kargaşaya sebep olmaktadır. Ayrıca yabancı kültürel öğelerin istilası, yerli kültürün izafi olarak bütünlüğünün bozulması kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirmektedir. İnsanın “zülcenaheyn” maddî ve manevî olan iki kanadının dengede çırpmasıyla pervaz etmesi gerekirken maddî olarak hızlı bir sıçrama yapmış olan ferdin, kişilik olarak bu hıza erişememesi, maddî varlığa ayak uyduramaması hayatı çekilmez yapan, halkımızın “sonradan görme” olarak özetlediği kültürel gecikme ile karşı karşıya bırakmaktadır.






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir